
Bu yazının başlığı Türkiye’nin Yönü yerine, ‘’Türkiye Nereye?’’ de olabilirdi. Belki böylesi daha uygundu.
Ama neyse; konu başlık değil, son günlerin ‘’reform’’ hikayesi. Hukuk, temel haklar ve ekonomi alanında bir kez daha reforma soyundu egemen çevreler. Bir değişimden, dönüşümden demokratikleşmeden söz edilip duruluyor.
Bugünü anlamak için bu hikayeyi baştan almak gerek. Yoksa hiçbir şeyi gerçek boyutuyla kavramak mümkün değil.
Yaklaşık 200 yıl öncesi; 1800’lü yılların ilk yarısı. Tanzimat Fermanı, temel haklar, mülkiyet ve miras güvencesi; sonra 1870’ler… İlk anayasa ve meşrutiyet yönetimi.
Artık padişahın gücü ‘’mutlak’’ değil; ‘’danışarak’’ (şu ünlü istişare var ya, o işte) yönetecek. Gerçi temel haklar alanında esaslı bir değişim yok. ‘’Ama sözde’’ iyi gidiliyor. Biraz basın özgürlüğü, Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve Batıcılık…
Kapitalizm yoluna çıkılıyor çıkılmasına da, daha henüz emeklemenin de emekleme dönemi…
Burada, işçi yok ki; işçinin sesi olsun!
Buna karşılık, Cemiyetler Kanunu ve işçilere yasaklar!
1900’lü yıllara yaklaştıkça işçilerin varlığı konusunda durum biraz değişiyor. İlk sendikalar, temel talepler, ücret zammı ve iş güvenliği istekleri. Bir yandan da baskı dönemi; Abdülhamit istibdatı; basına sansür; grev sözcüğünü kullanmak bile yasak.
Dolayısıyla başka yol yok: Karanlığı aşmak için mücadele edilmeli.
1908, ikinci meşrutiyet. Parlamento; padişahın hükümetle birlikte çalışması.
İşçilerin ortaya çıkışı, 1908 grevleri, Ulusal Kurtuluş Savaşına giden süreç… Bir yandan 1 Mayıs anması, öte yandan işçilerin Kurtuluş Mücadelesine katılması…
Derken Osmanlı’nın yıkılışı; ‘’Ya İstiklal, Ya Ölüm!’’
Cumhuriyet gerçekten yeni bir güneş gibi doğuyor. İstiklal’den sonra yeni bir toplumsal düzen konuşuluyor. Saltanatın kaldırılması, hukuk devrimi, harf devrimi, kılık kıyafet devrimi, hilafetin kaldırılışı, laiklik; kısaca yeni bir toplumsal düzen. Yalnızca şekilde değil; aynı zamanda içerikte de oluşan bir değişim.
Toplumun tıkanmış damarlarını açacak, nefes aldırıcı büyük atılımlar…
Şimdi artık işçiler var; sesleri var; ama hakları yok; adları da yok! 1923’te İzmir İktisat Kongresi toplanıyor. İşçilerin ilk talebi ‘’Bize artık amele demeyin, adımız işçi olsun’’. ‘’Daha kısa çalışma süresi, 8 saatlik iş günü, ücretli hafta tatili, daha yüksek ücret, 1 Mayıs işçi bayramı olsun’’ diyerek ortaya çıkan emekçiler…
Çıka çıka işçilere ücretsiz bir hafta tatili çıkıyor!
Herkesin ekonomik çıkarlarına saygı var, taleplerine hoşgörü var; işçi haklarına yok!
Cemiyetler Kanunu ile işçilerin örgütlenmesi yasak. Siyasal Parti denemeleri var; sendika kuruluşu yasak.
1925: Her şey yasak!
1936’da İş Kanunu var; ama temel amacı işçi hareketlerinin yükselmesini önlemek. Hak ve özgürlük savunucularına yaygın tutuklamalar… Bütün yazar, çizer, düşünürlere baskı, işkenceler, hapisler.
Nazım Hikmet şiirleri, Sabahattin Ali şiirleri ve ‘’Aldırma Gönül Aldırma’’…
Muhaliflerin fiziksel varlığını yok etme: ‘’Kaçarken’’ vurmalar, boğarak öldürmeler…
1950’ye kadar Tek parti yönetimi; parti devleti uygulaması. Bin bir çile ile demokrasi mücadelesi.
Sonra 1945’ten 1960’lara uzanan çok partili düzen. Hastalıklı da başlasa, zaman içinde rayına oturan seçim sistemi; oy sandıkları… Siyasal partiler serbest.
Sendikalar da serbest. 1949’da yaygınlaşan kuruluşlar. 1949 Lastik-İş’ten, 1952’de Türk-İş’e uzanan bir oluşum dönemi. Görünürde önemli bir gelişme var! Birileri için demokrasi tamam…
Ama bu demokraside işçilerin Toplu Sözleşme hakkı yok!
Ama bu demokraside düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü yok!
Ama bu demokraside sendika üyeliği büyük sorun, Toplantı ve gösteri özgürlüğü hala tanınmıyor, grev hala en büyük suç; hatta vatan hainliği!
Ama bu demokraside kamu çalışanlarının örgütlenme ve Toplu Pazarlık haklarını konuşmak bile büyük günah. Buna karşılık memlekette çok farklı bir düzen, oy sandıkları ve demokrasi var!
Çünkü yolumuz ‘’çağdaş uygarlık yolu?!’’
Kapitalizmi yaratmak için dört nala koşuyoruz ama bu koşu zaman alıyor.
Bu arada ekonomik değerler bölüşülüyor, üretilen paylaşılıyor. Temel haklar olmadığı için işçi sınıfının bu paylaşımda yeri yok. Vatan-Millet-Sakarya var; bol nutuk var… İşçi örgütlenmesi, toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı yok.
Sonra 1960 kavşağı; işçilerin yeniden tarih sahnesine çıkışı. 1961 Saraçhane Mitingi, yeni anayasa, görece özgürlükler; Gülhane’den yola çıkıldıktan tam 125 yıl sonra toplu sözleşme ve yasal grev hakkı; ilk kez!
Yalnızca Toplu Sözleşme süreciyle sınırlı ve iktidarın müdahalesine açık tutulan (sık sık yasaklanan) grev hakkı.
Kamu çalışanlarına (devlet memurlarına) sendikalaşma hakkı.
Düşünce ve ifade özgürlüğü…
Bir şeyler değişiyor sanki; devlet ‘’demokratikleşiyor’’ gibi?!
Hızla sendikalaşan öğretmenler (O zaman özeli yok; tümü devlet memuru) haklarını aramak için greve çıkıyorlar. İşçi sınıfı içinde demokratik dönüşüm hedefi üzerinden ayrışma: 1967, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK).
Dünyada 1968…Kapitalizme, eşitsizliğe, sömürüye ve haksızlıklara karşı gerçek bir küresel başkaldırı!
Türkiye’de ‘’anayasa lüks’’ tartışmaları. ‘’Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı’’ değerlendirmeleri.
1970 DİSK’i ezme, yok etme girişimi. Bakan Seyfi Öztürk’ün ‘’DİSK’in çanına ot tıkayacağız!’’ ifadesi. 15-16 Haziran Direnişi, büyük destan.
12 Mart 1971 yarı darbesi, temel hak ve özgürlüklerde gerileme, devlet memurlarının sendikal haklarının ortadan kaldırılması.
Yine de 1974-80 döneminde yükselen sınıf mücadelesi; görece demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılabilmesi, toplumsal çalkantılar.
Ve 1980: Oyun bitti.
Ucuz işçilik, sermayenin finansmanı için (‘’sermaye birikimi’’ diyorlar) devlet eliyle liberalizme 2. ya da 3. geçiş.
Mallar ve eşyalar özgürce dolaşırken bütün insan hak ve özgürlüklerinin ortadan kaldırılması. Dolayısıyla sıfır noktasına dönüş. Yeniden demokrasi mücadelesi.
Ancak öte yandan demokrasi mücadelesi yerine, darbelere selam çakarak yürüyen siyaset, ekonomi ve sendika erbabı.
12 Eylül, DİSK kapalı. (Sonunda oldu işte!) Siyasal partiler de kapalı. Toplumda askeri marşlar ve marşlara uygun adım eşlik edenlerin sesleri duyuluyor. Yasaklar, işkenceler… Türk-İş Genel Sekreteri askeri cuntanın Çalışma Bakanı oluyor.
İşverenlerin (MESS) başkanlığından, darbecilerin başbakanlığına uzanan kişinin kurduğu partiyi ‘’demokratik çare’’ olarak görüp, iktidara getiren ve başbakan yapan milyonlarca seçmen…
Sonra yeniden bir yolculuk daha; reforma doğru, demokrasiye doğru.
Ekonomide sermaye düzeni, çalışma yaşamında baraj, yasak ve engellemeler. Dalları, kolları yerine gövdeleri kesilip budanmış ve etkisiz bırakılmış sendikalar, giriştikleri her türlü demokratik hak arayışı ‘’vatan hainliği’’ olarak görülen işçiler.
Bu arada yoksullukla, açlıkla, örgütsüzlükle boğuşan milyonlarca emekçi.
Bilinen hikaye işte…
Vatan-Millet-Sakarya; nutuklar halka; paralar ve her türlü olanak sermayaye.
Kısaca demokratikleşme kavgası, iş güvencesi arayışı ve örgütlenme özgürlüğü için mücadele.
Okumaktan yoruldunuz değil mi? Gele gele bir arpa boyu yol gelemedik; ama 1980’e kadar neredeyse 150 yıl geçti. Demokratikleşme elbette bir süreçtir; elbette demokratik kurumsal yapının ve geleneklerin yerleşmesi zaman alır.
Ama Türkiye’de yaşanan bu değil!..
Türkiye’de yaşanan, demokrasiden yana görünen bir bölüm siyasal hareket ile egemen güçlerin bir türlü demokratikleşmeyi ‘’gerçekten istememesi’’ olgusudur.
Sözde kabul edilen ‘’sihirli bir kavram’’ olarak demokrasi, onu istediğini söyleyenler tarafından sürekli iğdiş edilmektedir.
Son 40 yılın hikayesi daha da karmaşıktır. Bugün yeniden gündeme gelen reform hikayesinin bitmeyen bir oyalamalar zinciri oluşturduğu açıktır. Bu hikayenin 1980’den sonrasına devam edeceğiz.

















