
İlginç günler yaşıyoruz. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yeni gelişmeler var.
Ama Türkiye bir başka!
Uçlara savrulmakta örneği yok.
Gerçeği saptırmakta örneği yok.
Olan biteni gizlemek için her türlü resmi-gayri resmi yalana dolana baş vurmakta örneği yok.
Yasaları çıkarıp sonra uygulamamakta örneği yok.
Çalışanların haklarını gasp etmek için bin türlü yol ve yöntem icat etmekte bir kaç kendisine benzer kötü uygulama dışında örneği yok.
Bütün olan bitenleri her şey yolundaymış gibi milyonlarca insana benimsetebilmek için türlü şaklabanlıklara başvurmakta örneği yok.
Sonuçta neler oluyor? Sıradan insanlar, emekçiler, işçiler, ücretliler soyuluyor, yoksullaşıyor; açlıkla, soğukla, hastalıklarla boğuşuyor.
Ülkemizin her yanından ‘Geçinemiyoruz’’ çığlıkları yükseliyor. Gaziantep’ten Çerkezköy’e Türkiye emekçilerinin toplandığı bölgelerden, ‘’sanayi havzalarından’’ tepkiler, protestolar, direnişler yansıyor. Görmek isteyenlerin gözlerine…
Kamu çalışanları ve hizmetlerde çalışanlarda benzer bir hareketlilik içinde.
Ama görmek istemeyenler yine kapatıp gözlerini, 100 yıllık yalanı geveleyip duruyorlar:
‘’Dış güçler, vatan hainleri, bozguncular…’’
Geçelim artık…
Sözü emekçilerin söyleyeceği günlerdeyiz. Daha doğrusu bu günler yeni başlıyor!
Hiçbir düzen tutmuyor. Emekçinin düzeni boş tencereyle bozulmuş!
Egemenin düzeni de sıfırlanmış kamu kaynakları ve tam takır kalmış hazine gerçeğiyle tepetaklak.
Yağmalanacak kaynak kalmayınca dikiş tutmuyor.
Borç bini aşmış; tarih boyunca görülmemiş zamlar yağmur gibi hiçbir mantığa dayandırılamıyor. Maliyetler 10 artıyorsa, fiyat 50 yükseliyor. Doğalgazdan elektriğe, akaryakıttan ıspanağa, kiralardan sıvı yağa zam sağanağı durmak bilmiyor.
Hele bu sıvı yağ yok mu?
Aslında bu gelişmelerin işaret fişeğini 2021 yılının ortalarına doğru sıvı yağ verdi. Yağ fiyatı %100’e yakın artmıştı. Nedeni belli değildi. Sonra her şeyin fiyatı artmaya başladı. Hani, ‘’önce ekmekler bozuldu; sonra her şey’’ derler ya
O hesap işte: Önce sıvı yağ zamlandı; sonra her şey!
Herkes artık hem fikir: TÜİK yalan söylüyor!
İşçilerin %99’u öyle düşünüyordu; şimdi herkes aynı görüşte.
Enflasyon kaç; belli değil memlekette?
%50 mi %100 mü %150 mi %200 mü? Hepsi olabilir, hiçbiri olmayabilir de!
Saçmalık değil mi; bir Kurum’un çürümüşlüğü değil mi bu?
Sanki 90’lı yılların başlarındayız. 1989,1990,1991 gibi. Satın alma gücü olağanüstü düşmüş, emekçiler %50 yoksullaşmış. Başka bir deyişle ücretliler, ücretleriyle 10 ekmek alabilirken, 5 ekmek alabilir hale gelmişler.
Askeri darbenin baskıcı, yasakçı etkisi de zaman içinde azalmış…
Sendikalar yeniden sahneye çıkar gibi olmuşlar. Direniş ve grevler yaygınlaşmaya başlamış…
Enflasyon %70-80 düzeyinde. Buna karşılık ücret zammı talepleri %300-400’lere yükselmiş.
Ama enflasyonun doğru ölçüldüğü konusunda kuşku yok. Ülkede enflasyon oranının kaç olduğu konusunda bir belirsizlik yok. Herkes o zamanın DİE’sinin (bugün ki TÜİK’in dedesi) açıkladığı verilere inanıyor; onları temel alıyor.
Bilgisayar teknolojisi bugün olduğu kadar gelişmiş değil, enflasyon ölçüm yöntemleri bugün olduğu kadar ‘’bilimsel’’ değil. Ama veriler inandırıcı; kurum (DİE) güvenilir.
Öte yandan ise hep aynı hava: ‘’Enflasyon %60-70 iken %300 zam mı olur? Yine bozguncular sahneye çıktı. Vatan hainleri temiz Türk işçisini zehirliyorlar’’… falan filan
Bazı gösteriler, direnişler ve toplu sözleşmeler ile ücretler geçici bir süre yükseliyor. Ama emekçiler sendikalarda buluşamıyor. Sendikalar emekçileri ‘’bulamıyor’’. 12 Eylül’ün ucuz işçilik üzerinden kurumsallaştırılmış endüstri ilişkileri, toplu sözleşme ve sendikal düzeni, kazanılmış hakların geliştirilerek süreklilik kazandırılmasını önlüyor. Sendikaların, çalışanların tümüne ulaşmasını sağlayacak hiçbir ‘’sistem içi’’ yol, yöntem ve çözüm yok. Geniş kitleler gerek satın alma güçleri, gerekse temel hak ve özgürlükler yönünden giderek güç kaybediyor.
Yıllar geçiyor; geliyoruz bu güne…
Peki bugün, bu süreç nasıl gelişecek?
Bağımsız işçi direnişleri, başka bir ifadeyle birbirinden bağımsız çoban ateşleri bir çare yaratabilecek mi. Sosyal medya aracılığıyla yayılmaya çalışılan mesajlar bir çözüm doğurabilecek mi?
Belki bir kımıldama olur; belki küçük bir ısınma…
Ama yoksulluğu yakıp kül edecek, açlığa çare olacak, çocukların yanaklarına al bastıracak günleri getiremez bu saman alevleri. Tık nefes kalmış, temel hak ve özgürlükleri yok olmuş, soğuk terler döken ‘’vücutlara’’ temiz hava ya da yayla güneşi olamaz bu çırpınışlar.
Sendikalar ortaya çıkmalıdır!
Sendikalar tüm işçilerin sesi olmalıdır!
Sendikalar belki ilk kez üyelerinden önce, üye olmayan geniş emekçi kitlelerin önüne düşmelidir.
Sendika üyeleri, belki ilk defa kendilerinden önce, sendikasız emekçileri düşünmelidir.
Bu tarihsel bir fırsattır. Bu bir dönüm noktasıdır; tüm emekçilerin mücadele alanlarında ‘’ekmek ve özgürlük bayrağı’’ altında toplanabilmesi için…
Elbette örgütsüz işçiler de geleceklerine sahip çıkmalıdır.
Ve elbette sendikalar yüksek sesle ve durmaksızın çağrı yapmalıdır:
‘’BÜTÜN İŞÇİLER SENDİKALARA!’’
Bu bir bitiriş ya da bir çözüm değil, ama çözümü sağlayacağı kesin yeni bir başlangıç olacaktır.

















