• • TÜİK: ENFLASYON AĞUSTOS AYINDA 0,86 ARTARKEN, YILLIK BAZDA %11,77 ARTTI
  • • DİSK-AR RAPORU: COVID-19 ETKİSİYLE REVİZE EDİLMİŞ GENİŞ TANIMLI İŞSİZ SAYISI VE İŞ KAYBI MAYIS 2020’DE 17,2 MİLYONA YÜKSELDİ
  • • DİSK-AR RAPORU: REVİZE EDİLMİŞ GENİŞ TANIMLI İŞSİZLİK VE İŞ KAYBI ORANI %50 OLARAK HESAPLANDI
  • • DİSK-AR RAPORU: COVID-19 MAYIS 2020’DE EN AZ 8,6 MİLYON YENİ EŞDEĞER İSTİHDAM KAYBI VE İŞSİZE YOL AÇTI
  • • DİSK-AR RAPORU: İŞSİZLİK VE İŞ KAYBI TOPLAMI 17.2 MİLYON
  •  

YARGITAY KARARLARI

  1. 506 Sayılı Sosyal Sigortaları Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2004) - 506/m.1

    506/m.1
    • İş Kazası
    • Tazminat

    İŞVERENİN OLAYDAKİ KUSURU İLE TARAFLARIN EKONOMİK VE SOSYAL DURUMLARI GİBİ OLGULAR BİRLİKTE DEĞERLENDİRİLDİĞINDE TALEP DOĞRULTUSUNDA MANEVİ TAZMİNATA KARAR VERİLMESİ DOĞRUDUR
    YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    E. 2003/21-500
    K. 2003/541
    T. 08.10.2003
    DAVA :Taraflar arasındaki ‘maddi-manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 5. İş Mahkemesi’nce manevi tazminat davasının kabulüne dair verilen 30.12.2002 gün ve 2001/697 E., 2002/1397 sayılı Kararın incelenmesi, davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay
    21. Hukuk Dairesinin 17.02.2003 gün ve 2003/615-988 sayılı ilamıyla; ... dosyadaki yazılara, toplanan delillere hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacının tüm, davalının sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    Olayın oluş şekline, müterafik kusur oranlarına, husule gelen elem ve ızdırabın derecesine, tarafların sosyal ve ekonomik durumuna, paranın alım gücüne, özellikle 26.06.1966 gün ve 1966/7-7 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı’nın içeriğine ve öngördüğü koşulların somut olayda gerçekleşme biçimine, oranına, niteliğine, hak ve nesafet kurallarına göre hükmedilen % 0 maluliyet için 5 TL manevi tazminatın çok fazla olduğu açıkça belli olmaktadır.
    Mahkemenin, belirtilen maddi ve hukuksal olguları dikkate almadan hüküm kurması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    o halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul olunmalı ve hüküm bozulmalıdır... gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştır.
    Temyiz Eden Dayalı vekili
    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    KARAR: Dava, iş kazası nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.
    Davacı dayalı işyerinde çalışırken geçirdiği iş kazası sonucu parmaklarının zarar gördüğünü ileri sürerek 5.000.000.000 TL manevi tazminatın işverenden tahsilini talep etmiştir.
    Davalı işveren, işverenin kusurlu olmadığını, davacının malul kalmadığını, manevi tazminat talebinin fahiş olduğunu beyanla davanın reddini savunmuştur.
    Mahkemenin ‘tarafların ekonomik ve sosyal durumları, paranın satın alma gücü, işverenin % 85 kusurlu olduğu, olayın 02.05.2001 tarihinde meydana geldiği, Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğü gereğince davacıya %0 oranında maluliyet verilmiş ise de, taşıyıcı olarak çalışan davacının bu kaza nedeniyle sağ ek 3 ve 4 parmaklarının kesilmiş olması nedeniyle vücut tamamiyetinin eksildiği, sağ el görüntüsü nün bozulduğu, davacının yaşadığı sürece sağ elindeki görüntü bozukluğunu taşıyıp, bunun üzüntüsü nü yaşayacağı’ gerekçesiyle talep gibi 5,000,000.000 TL manevi tazminatın tahsiline dair verdiği karar yukarıda açıklanan nedenle Özel Dairece bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.
    SONUÇ: Dayalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 08.10.2003 gününde yapılan 2, görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.
    (17 Mayıs 2004)

    506/m.1

    • Sigortalılık
    • Hizmet Tespiti

    TESBİTİ İSTENİLEN DÖNEM ZORUNLU BAĞ-KUR SİGORTALILIĞININ MEVCUT OLMADIĞI DÖNEME İLİŞKİN BULUNDUĞUNDAN DAVACININ 506 SAYILI YASA KAPSAMINDA ÇALIŞIP ÇALIŞMADIĞI AYRINTILI BİÇİMDE ARAŞTIRILARAK, ELDE EDİLECEK SONUCA GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKİR.

    YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    E. 2003/21- 602
    K. 2003/571
    T. 15.10.2003
    DAVA: Taraflar arasındaki “tesbit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Trabzon İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 12.12.2002 gün ve 2001/275E., 2002/427K sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 06.02.2003 gün ve 312-857 sayılı ilamı ile;….mahkemece davacının SSK’na tabi olarak davalı işyerinde hizmetinin tesbitine ilişkin isteği tesbitini istediği dönemlerde 1479 sayılı Yasa’ya göre Bağ-Kur sigortalısı olduğu gerekçesiyle reddedilmiş ise de bu sonuç dosyadaki bilgi ve belgelere uygun değildir.
    Gerçekten dosya içerisindeki belgelere göre davacının 01.01.1987 – 31.12.1990 tarihleri arasında fırıncılık işinden zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olduğu anlaşılmaktadır. Davacı 12.02.1998 tarihinden itibaren ise 1479 sayılı Yasa’nın 79. maddesine göre isteğe bağlı sigortalı olarak prim ödemektedir. Davacının tesbitini istediği süreler ise 01.01.1993 – 30.12.2000 tarihleri arasında geçmektedir. Davacının tesbitini istediği dönemde zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olmadığı ortadır. Öte yandan davacı 12.02.1998 tarihinden itibaren 1479 sayılı yasanın 79. maddesine göre isteğe bağlı Bağ-Kur sigortalısı ise de Dairemizin ve giderek yargıtayın yerleşmiş görüşlerine göre zorunlu ve isteğe bağlı sigortalılığın çakışması halinde zorunlu sigortalılığa geçerlilik tanınır. Davacının Bağ-Kur sigortalısı olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    Mahkemece yapılacak iş, davalı işverenin 01.10.1988 tarihinden itibaren ayakkabı satışı işinden vergide kayıtlı olduğu göz önünde tutularak işin esasına girmek dosyadaki bilgi ve belgelere göre davacının davalı işyerinde 506 sayılı yasa kapsamında çalışıp çalışmadığını belirlemek, gerektiğinde bu tür hizmet tespitine ilişkin davaların kamu düzenine ilişkin olduğu ve özenle yürütülmesi gerektiği göz önünde tutularak re’sen delil toplamak, komşu işyerlerinde çalışan ve bordrolar, geçmiş diğer tanıkların bilgilerine başvurmak ve elde edilecek sonuca göre karar vermekten ibarettir.
    Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Temyiz Eden: Davacı vekili
    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    KARAR: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
    SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK:nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 15.10.2003 gününde oybirliği ile karar verildi.
    (17Mayıs 2004)

  2. 506 Sayılı Sosyal Sigortaları Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2004) - 506/m.2

    506/m.2
    • Sigortalı  Hizmetin Tesbiti
    • Zaman ve Bağımlılık
    • Ücret

    İŞYERİNDE SATILAN GİYSİLERİN DÜZELTİM İŞLERİNİ EVİNDE VE PARÇA BAŞI ÜCRET KARŞILIĞI YAPAN DAVACI ÇALIŞMASINI ZAMAN VE BAĞIMLILIK UNSURLARINA GÖRE SÜRDÜRDÜCÜNDEN SİGORTALILIK İSTEMİNİN KABULÜ GEREKİR

    YARGITAY 21. HUKUK DAİRESİ
    E. 2000/4584
    K. 2000/4611
    T. 08.06.2000

    DAVA :Davacı dayalı işveren nezdinde 1988 yılı Ekim ayından itibaren ücret karşılığı geçen ve kuruma bildirilmeyen çalışmalarının sigortalı hizmetlerden olduğunun tesbitine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin reddine karar vermiştir.
    Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    KARAR: Davacının; davalı işve ait işyeri ile ilgili parça başına ücret almak suretiyle çalıştığı, satılan giysilerin düzeltim işlerini evinde yerine getirdiği, sürekli bir iş karşılığı ve belirli ücretle çalışma olmadığından; sigortalılık isteminin reddine karar verilmişse de bu sonuç usul ve yasaya uygun değildir.
    Gerçekten, davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 2. maddesine göre: bir kimsenin sigortalı sayılabilmesi için bir veya daha fazla işveren nezdinde eylemli biçimde hizmet akdine dayalı çalıştığının saptanması zorunludur. Hizmet akdinin unsurları ise belirli bir işverene zaman” ve “bağımlılık” unsurlarına göre çalışma esasına göre belirlenmiştir. “Bağımlılık”tan amaç bir işverenin göstereceği işi, emir ve talimatına göre yerine getirmek ve onun buyruğu altında bulunmaktır. Bu işin belli bir zaman kesiti içerisinde yerine getirilmesi ve yerine getirmek üze re hazır vaziyette beklemek; hizmet akdinin zaman unsurunu oluşturur. Ücretin varlığı ve biçimi hizmet akdinin zorunlu unsuru olarak kabul edilemez. Ancak, akdin kanıtlanması yönünden rol oynayabilir. Dava konusu olayda; davacının; konfeksiyon işyerinin; zorunlu elemanı olarak satılan parçaların düzeltim işinde istihdam edildiği açıkça anlaşılmaktadır. İşyerinin çalışma saatlerine uygun olarak, davacının çıkacak işleri gördüğü ve görmek üzere hazır bulunduğu dinlenen davacı ve dayalı tanıklarca doğrulanmaktadır. Düzeltim işinin; işyeri ve davacının evinde yapılması giderek parça başına ücret ödenmesi işin hizmet akdi niteliğini etkilemez. Davacının belli bir işi işverenin emir ve talimatı doğrultusunda yerine getirmesi ve bunu bir çalışma günü içerisinde yerine getirmek üzere hazır olması karşısında; davacının çalışma olgusu ve buna bağlı hizmet akdinin ortaya çıkması sonucu istemini esastan kabul etmek gerekirken aksine görüşle davanın reddi usul ve yasaya aykırıdır.
    o halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 08.06.2000 gününde oybirliğiyle karar verildi.
    (26 Şubat 2001)

    506 /m.2,6,79,108
    • Sigortalılık
    • Hizmet Tesbiti

    BİR KİMSENİN SİGORTALI SAYILABİLMESİ İÇİN İŞE GİRİŞ BİLDİRGESİNİN VARLIĞI YETERLİ DEĞİLDİR

    YARGITAY HUKUK GENEL KURULU
    E. 2003/21-634
    K. 2003/572
    T. 15.10.2003

    DAVA: Taraflar arasındaki davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kartal 1. iş Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 18.06.2002 gün ve 2002/59 E. , 268 K. sayılı Kararın incelenmesi davalı SSK vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 12.12.2002 gün ve 2002/7261-10558 sayılı ilamı ile; ... bir kimsenin sigortalı sayılabilmesi için sigortalı işe giriş bildirgesinin varlığı yeterli değildir. Aynı zamanda o kimsenin 506 sayılı Yasanın 2. maddesinin belirlediği biçimde eylemli olarak çalışması da koşuldur. Bu yön özellikle Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 6. maddesinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 30.06.1999 gün ve 1999/21-549 Esas, 1999/555 sayılı Kararında da vurgulanmıştır. Bu bakımdan davacının işyerinde eylemli olarak çalışıp çalışmadığının yöntemince araştırılması gerektiği ortadadır.
    Yapılacak iş, davacının çalıştığı işyerinin 506 sayılı Yasa kapsamında bulunup bulunmadığı araştırılmak ve kendisi ile aynı dönemde birlikte çalışan ve SSK dönem bordrolarında gösterilen kişilerin bunlar olmadığı takdirde komşu işyerinin kayıtlarına geçmiş kişilerin bilgilerine başvurulmalı, doğum tarihine göre tesbit döneminde asker olup olmadığı araştırılmalı, tanık C.Ç. müfettiş raporuna göre davacının bildirildiğini belirttiğinden varsa tespit dönemine ait müfettiş raporunda araştırılarak sonucuna göre karar vermekten ibarettir.
    0 halde, dayalı kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır... gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Temyiz Eden Dayalı SSK vekili
    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    KARAR: Dava, sigortalılık başlangıcının 01.07.1976 olarak tespiti isteğine ilişkindir.
    Davacı, davalılardan ... Şirketinde 01.07.1976 tarihinde hizmet akdi ile çalışmaya başladığını, işe giriş bildirgesinin süresinde kuruma verildiğini, ancak işveren tarafından aylık sigorta prim bildirgesi ve dönem bordrosunun kuruma verilmemesi nedeniyle bu tarihin sigortalılık başlangıcı olarak kabul edilmediğini ileri sürerek sigortalılık başlangıcının 01.07.1976 olduğunun tespitini talep etmiştir.
    Dayalı ... Şirketi ortaklarından H.D.T. davacının çalışıp çalışmadığını bilmediğini beyan etmiş, diğer ortaklar tebligata rağmen davaya cevap vermemişlerdir.
    Dayalı Sosyal Sigortalar Kurumu vekili, salt işe giriş bildirgesinin varlığının fiili çalışmayı kanıtlamadığını, davacı için 1 976 yılında kuruma aylık bildirge verilmediğini ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
    Mahkemenin davanın kabulüne dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenle Özel Dairece bozulmuş, mahkemece “ .07.1976 tarihli işe giriş bildirgesinin süresinde kuruma verildiği, davacı için 1976 yılın da bordro verilmediğinin kurumca bildirildiği, işyeri numarası verildiğinden işyerinin yasa kapsamında olduğu, aynı işyerinde ve komşu işyerinde çalışan işçilerin çalışmayı doğruladığı, yaş itibariyle davacının 1976 yılında asker olamayacağı, işyerinden bordro verilmediğinden bordro tanıklarının tespit edilip dinlenemeyeceği, müfettiş raporunu dayalı kurumun ibraz etmesi gerektiği, toplanan delillerin yeterli olduğu gerekçesiyle davacının 209469 no’lu dayalı işyerinde 01 .07.1976 yılında çalışmaya başladığına ve 1 gün süreyle asgari ücretli çalıştığına ilişkin” önceki kararda direnilmiştir.
    Davacıya ait 01 .07.1976 tarihli işe giriş bildirgesi kuruma 08.07.1976 tarihinde verilmiş, 1976 yılı 111 ve IV dönem bordroları kuruma verilmemiş, davacı için 01.01.1977 tarihinden sonra sigortaya bildirim yapılmıştır.
    Uyuşmazlık; 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 108. maddesi uyarınca sigortalılık başlangıcı yönünden salt işe giriş bildirgesinin verilmiş olmasının yeterli olup olmadığı, ayrıca Konunun 2. maddesin de öngörülen şekilde fiili çalışmanın da aranmasının gerekip gerekmediği noktasındadır.
    Gerçekten; 506 sayılı Kanun’un 2 ve 6. maddelerinde açıkça belirtildiği üzere, sigortalılığın oluşumu yönünden çalışma olgusunun varlığı zorunludur. Eylemle veya gerçek biçimde çalışmanın varlığı saptanmadıkça; hizmet akline dayanılarak dahi, sigortalılıktan söz edilemez.
    Öncelikle fiili çalışmanın varlığının hangi kanıt ve olgularla belirleneceği üzerinde durulmalıdır.
    Hemen belirtilmelidir ki fiili veya gerçek çalışmayı ortaya koyacak belgeler, işe giriş bildirgesiyle birlikte 506 sayılı Kanun’un 79. maddesinde belirtilen ve sigortalının çalışma gün sayısını, kazanç durumunu, çalışma tarihleriyle birlikte ortaya koyan aylık sigorta gün bildirgeleri  Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği’nin 17. maddesinde belirtilen dört aylık dönem bordroları gibi kuruma verilmesi zorunlu belgelerdir. Yöntemince düzenlenip süresi içerisinde kuruma verilen işe giriş bildirgesi, kişinin işe girdiğini göstermekte ise de, fiili çalışmanın varlığının ortaya konulması açısından tek başına yeterli kabul edilemez. Sigortalılıktan söz edebilmek için çalışmanın varlığı, Yargıtayın 79/8 maddeye davalı sigortalılığın tespiti davaları yönünden kabul ettiği ilkelere uygun biçimde belirlenmelidir. Zira sigortalılığın başlangıcına yönelik her dava, sigortalılığın tespiti istemini de içermektedir. Aksine düşünce, özellikle yaşlılık aylığının kabulü için öngörülen sigortalılık süresi yönünden çalışanlar ile çalışmayanlar arasında adaletsiz ve haksız bir durum yaratır. Bu nedenle; işe giriş bildirgesinin verildiği ancak yasal diğer belgelerin bulunmadığı durumlarda çalışmayı ortaya koyabilecek inandırıcı ve yeterli kanıtlar aranmalı ve kamu düzenine davalı bu tür davalarda, hakim görevi gereği, doğrudan soruşturmayı genişleterek, sigortalılık koşullarının oluşup oluşmadığını belirlemelidir. Bu davalarda da işyerinde tutulması gerekli dosyalar ile kurumdaki belge ve kanıtlardan yararlanılmalı, ücret bordroları getirtilmeli, müfettiş raporları olup olmadığı araştırılmalı, aynı dönemde işyerinde çalışanlar saptanmalı, sigortalının hangi işte hangi süre ile çalışlığı açıklanmalı, gerektiğinde komşu işyeri çalışanlarının da bilgilerine başvurularak gerçek çalışma olgusu somut ve inandırıcı bilgilere davalı biçimde kanıtlanmalıdır.
    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 16.06.1999 gün ve 1999/21-510-527, 30.06.1999 gün ve 1999/21-549-555, 05.02.2003 gün ve 2003/2 1 -35-64 sayılı Kararları da aynı doğrultuda olup, mahkemenin direnme kararında belirttiği Hukuk Genel Kurulu’nun 05.12.2002 gün ve 2001-21-1057-1094 Esas, Karar sayılı onama kararı o davadaki somut olayın özelliği gözönünde tutularak verilmiştir.
    Yerel mahkemece bu gerekçeye davalı bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.
    SONUÇ: Dayalı SSK Başkanlığı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HLIMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 15.10.2003 gününde oybirliği ile karar verildi.
    (10 Mayıs 2004)

  3. 506 Sayılı Sosyal Sigortaları Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2004) - 506/m.2

    506/m.2
    • Sigortalı  Hizmetin Tesbiti
    • Zaman ve Bağımlılık
    • Ücret

    İŞYERİNDE SATILAN GİYSİLERİN DÜZELTİM İŞLERİNİ EVİNDE VE PARÇA BAŞI ÜCRET KARŞILIĞI YAPAN DAVACI ÇALIŞMASINI ZAMAN VE BAĞIMLILIK UNSURLARINA GÖRE SÜRDÜRDÜCÜNDEN SİGORTALILIK İSTEMİNİN KABULÜ GEREKİR

    YARGITAY 21. HUKUK DAİRESİ
    E. 2000/4584
    K. 2000/4611
    T. 08.06.2000

    DAVA :Davacı dayalı işveren nezdinde 1988 yılı Ekim ayından itibaren ücret karşılığı geçen ve kuruma bildirilmeyen çalışmalarının sigortalı hizmetlerden olduğunun tesbitine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin reddine karar vermiştir.
    Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
    KARAR: Davacının; davalı işve ait işyeri ile ilgili parça başına ücret almak suretiyle çalıştığı, satılan giysilerin düzeltim işlerini evinde yerine getirdiği, sürekli bir iş karşılığı ve belirli ücretle çalışma olmadığından; sigortalılık isteminin reddine karar verilmişse de bu sonuç usul ve yasaya uygun değildir.
    Gerçekten, davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 2. maddesine göre: bir kimsenin sigortalı sayılabilmesi için bir veya daha fazla işveren nezdinde eylemli biçimde hizmet akdine dayalı çalıştığının saptanması zorunludur. Hizmet akdinin unsurları ise belirli bir işverene zaman” ve “bağımlılık” unsurlarına göre çalışma esasına göre belirlenmiştir. “Bağımlılık”tan amaç bir işverenin göstereceği işi, emir ve talimatına göre yerine getirmek ve onun buyruğu altında bulunmaktır. Bu işin belli bir zaman kesiti içerisinde yerine getirilmesi ve yerine getirmek üze re hazır vaziyette beklemek; hizmet akdinin zaman unsurunu oluşturur. Ücretin varlığı ve biçimi hizmet akdinin zorunlu unsuru olarak kabul edilemez. Ancak, akdin kanıtlanması yönünden rol oynayabilir. Dava konusu olayda; davacının; konfeksiyon işyerinin; zorunlu elemanı olarak satılan parçaların düzeltim işinde istihdam edildiği açıkça anlaşılmaktadır. İşyerinin çalışma saatlerine uygun olarak, davacının çıkacak işleri gördüğü ve görmek üzere hazır bulunduğu dinlenen davacı ve dayalı tanıklarca doğrulanmaktadır. Düzeltim işinin; işyeri ve davacının evinde yapılması giderek parça başına ücret ödenmesi işin hizmet akdi niteliğini etkilemez. Davacının belli bir işi işverenin emir ve talimatı doğrultusunda yerine getirmesi ve bunu bir çalışma günü içerisinde yerine getirmek üzere hazır olması karşısında; davacının çalışma olgusu ve buna bağlı hizmet akdinin ortaya çıkması sonucu istemini esastan kabul etmek gerekirken aksine görüşle davanın reddi usul ve yasaya aykırıdır.
    o halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 08.06.2000 gününde oybirliğiyle karar verildi.
    (26 Şubat 2001)

    506 /m.2,6,79,108
    • Sigortalılık
    • Hizmet Tesbiti

    BİR KİMSENİN SİGORTALI SAYILABİLMESİ İÇİN İŞE GİRİŞ BİLDİRGESİNİN VARLIĞI YETERLİ DEĞİLDİR

    YARGITAY HUKUK GENEL KURULU
    E. 2003/21-634
    K. 2003/572
    T. 15.10.2003

    DAVA: Taraflar arasındaki davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kartal 1. iş Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 18.06.2002 gün ve 2002/59 E. , 268 K. sayılı Kararın incelenmesi davalı SSK vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 12.12.2002 gün ve 2002/7261-10558 sayılı ilamı ile; ... bir kimsenin sigortalı sayılabilmesi için sigortalı işe giriş bildirgesinin varlığı yeterli değildir. Aynı zamanda o kimsenin 506 sayılı Yasanın 2. maddesinin belirlediği biçimde eylemli olarak çalışması da koşuldur. Bu yön özellikle Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 6. maddesinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 30.06.1999 gün ve 1999/21-549 Esas, 1999/555 sayılı Kararında da vurgulanmıştır. Bu bakımdan davacının işyerinde eylemli olarak çalışıp çalışmadığının yöntemince araştırılması gerektiği ortadadır.
    Yapılacak iş, davacının çalıştığı işyerinin 506 sayılı Yasa kapsamında bulunup bulunmadığı araştırılmak ve kendisi ile aynı dönemde birlikte çalışan ve SSK dönem bordrolarında gösterilen kişilerin bunlar olmadığı takdirde komşu işyerinin kayıtlarına geçmiş kişilerin bilgilerine başvurulmalı, doğum tarihine göre tesbit döneminde asker olup olmadığı araştırılmalı, tanık C.Ç. müfettiş raporuna göre davacının bildirildiğini belirttiğinden varsa tespit dönemine ait müfettiş raporunda araştırılarak sonucuna göre karar vermekten ibarettir.
    0 halde, dayalı kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır... gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Temyiz Eden Dayalı SSK vekili
    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    KARAR: Dava, sigortalılık başlangıcının 01.07.1976 olarak tespiti isteğine ilişkindir.
    Davacı, davalılardan ... Şirketinde 01.07.1976 tarihinde hizmet akdi ile çalışmaya başladığını, işe giriş bildirgesinin süresinde kuruma verildiğini, ancak işveren tarafından aylık sigorta prim bildirgesi ve dönem bordrosunun kuruma verilmemesi nedeniyle bu tarihin sigortalılık başlangıcı olarak kabul edilmediğini ileri sürerek sigortalılık başlangıcının 01.07.1976 olduğunun tespitini talep etmiştir.
    Dayalı ... Şirketi ortaklarından H.D.T. davacının çalışıp çalışmadığını bilmediğini beyan etmiş, diğer ortaklar tebligata rağmen davaya cevap vermemişlerdir.
    Dayalı Sosyal Sigortalar Kurumu vekili, salt işe giriş bildirgesinin varlığının fiili çalışmayı kanıtlamadığını, davacı için 1 976 yılında kuruma aylık bildirge verilmediğini ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
    Mahkemenin davanın kabulüne dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenle Özel Dairece bozulmuş, mahkemece “ .07.1976 tarihli işe giriş bildirgesinin süresinde kuruma verildiği, davacı için 1976 yılın da bordro verilmediğinin kurumca bildirildiği, işyeri numarası verildiğinden işyerinin yasa kapsamında olduğu, aynı işyerinde ve komşu işyerinde çalışan işçilerin çalışmayı doğruladığı, yaş itibariyle davacının 1976 yılında asker olamayacağı, işyerinden bordro verilmediğinden bordro tanıklarının tespit edilip dinlenemeyeceği, müfettiş raporunu dayalı kurumun ibraz etmesi gerektiği, toplanan delillerin yeterli olduğu gerekçesiyle davacının 209469 no’lu dayalı işyerinde 01 .07.1976 yılında çalışmaya başladığına ve 1 gün süreyle asgari ücretli çalıştığına ilişkin” önceki kararda direnilmiştir.
    Davacıya ait 01 .07.1976 tarihli işe giriş bildirgesi kuruma 08.07.1976 tarihinde verilmiş, 1976 yılı 111 ve IV dönem bordroları kuruma verilmemiş, davacı için 01.01.1977 tarihinden sonra sigortaya bildirim yapılmıştır.
    Uyuşmazlık; 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 108. maddesi uyarınca sigortalılık başlangıcı yönünden salt işe giriş bildirgesinin verilmiş olmasının yeterli olup olmadığı, ayrıca Konunun 2. maddesin de öngörülen şekilde fiili çalışmanın da aranmasının gerekip gerekmediği noktasındadır.
    Gerçekten; 506 sayılı Kanun’un 2 ve 6. maddelerinde açıkça belirtildiği üzere, sigortalılığın oluşumu yönünden çalışma olgusunun varlığı zorunludur. Eylemle veya gerçek biçimde çalışmanın varlığı saptanmadıkça; hizmet akline dayanılarak dahi, sigortalılıktan söz edilemez.
    Öncelikle fiili çalışmanın varlığının hangi kanıt ve olgularla belirleneceği üzerinde durulmalıdır.
    Hemen belirtilmelidir ki fiili veya gerçek çalışmayı ortaya koyacak belgeler, işe giriş bildirgesiyle birlikte 506 sayılı Kanun’un 79. maddesinde belirtilen ve sigortalının çalışma gün sayısını, kazanç durumunu, çalışma tarihleriyle birlikte ortaya koyan aylık sigorta gün bildirgeleri  Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği’nin 17. maddesinde belirtilen dört aylık dönem bordroları gibi kuruma verilmesi zorunlu belgelerdir. Yöntemince düzenlenip süresi içerisinde kuruma verilen işe giriş bildirgesi, kişinin işe girdiğini göstermekte ise de, fiili çalışmanın varlığının ortaya konulması açısından tek başına yeterli kabul edilemez. Sigortalılıktan söz edebilmek için çalışmanın varlığı, Yargıtayın 79/8 maddeye davalı sigortalılığın tespiti davaları yönünden kabul ettiği ilkelere uygun biçimde belirlenmelidir. Zira sigortalılığın başlangıcına yönelik her dava, sigortalılığın tespiti istemini de içermektedir. Aksine düşünce, özellikle yaşlılık aylığının kabulü için öngörülen sigortalılık süresi yönünden çalışanlar ile çalışmayanlar arasında adaletsiz ve haksız bir durum yaratır. Bu nedenle; işe giriş bildirgesinin verildiği ancak yasal diğer belgelerin bulunmadığı durumlarda çalışmayı ortaya koyabilecek inandırıcı ve yeterli kanıtlar aranmalı ve kamu düzenine davalı bu tür davalarda, hakim görevi gereği, doğrudan soruşturmayı genişleterek, sigortalılık koşullarının oluşup oluşmadığını belirlemelidir. Bu davalarda da işyerinde tutulması gerekli dosyalar ile kurumdaki belge ve kanıtlardan yararlanılmalı, ücret bordroları getirtilmeli, müfettiş raporları olup olmadığı araştırılmalı, aynı dönemde işyerinde çalışanlar saptanmalı, sigortalının hangi işte hangi süre ile çalışlığı açıklanmalı, gerektiğinde komşu işyeri çalışanlarının da bilgilerine başvurularak gerçek çalışma olgusu somut ve inandırıcı bilgilere davalı biçimde kanıtlanmalıdır.
    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 16.06.1999 gün ve 1999/21-510-527, 30.06.1999 gün ve 1999/21-549-555, 05.02.2003 gün ve 2003/2 1 -35-64 sayılı Kararları da aynı doğrultuda olup, mahkemenin direnme kararında belirttiği Hukuk Genel Kurulu’nun 05.12.2002 gün ve 2001-21-1057-1094 Esas, Karar sayılı onama kararı o davadaki somut olayın özelliği gözönünde tutularak verilmiştir.
    Yerel mahkemece bu gerekçeye davalı bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.
    SONUÇ: Dayalı SSK Başkanlığı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HLIMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 15.10.2003 gününde oybirliği ile karar verildi.
    (10 Mayıs 2004)

  4. 506 Sayılı Sosyal Sigortaları Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2004) - 506 / m.6

    506 / m.6
    2709/m.1
    1086/m.79,91
    •Kamu Düzeni
    •Hizmet Tesbiti
    •İşçilik Alacakları
    •Feragat
    SOSYAL SİGORTALILIK, KİŞİNİN ANAYASA’DA İFADESİNİ BULAN SOSYAL GÜVENLİK HAKKINA İLİŞKİNDIR. BU NEDENLE, SİGORTALILIK HAKKINDAN FERAGAT EDİLEMEZ
    YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    E. 2004/21-54
    K. 2004/54
    T. 11.022004
    DAVA: Taraflar arasındaki ‘Hizmet tesbiti ve işçilik alacakları’ davasından dolayı yapılan yargılama sonunda: Uşak İş Mahkemesi’nce davanın feragat nedeniyle reddine dair verilen 27.08.2002 gün ve 2002/394 E, 465 K. sayılı kararın incelenmesi dayalı Sosyal Sigortalar Kurumu vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Yirmibirinci Hukuk Dairesinin 28.01.2003 gün ve 2003/358 E, 500 K. sayılı ilamı ile; Dava hukuksal nitelikçe; çalışılmasına rağmen Kuruma bildirilmeyen hizmetlerin tesbitine ilişkindir. Bu yönüyle dava konusunun doğrudan 506 sayılıYasa’da öngörülen sigortalılık hak ve yükümlülüklerini etkile yeceği ortadadır. Sözü edilen sosyal sigortalılık, kişinin Anayasa’da ifadesini bulan temel sosyal haklardan olan sosyal güvenlik hakkına ilişkindir. Bu haklar ise 506 sayılı Yasa’nın 6. maddesinde belirtildiği üzere vazgeçilemeyen ve devir edilemeyen haklardandır. Mahkemece davanın hukuksal niteliği gözönünde bulundurulmaksızın feragat nedeniyle işin özüne inilmeden davanın reddine dair karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
    0 halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır... gerek çesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Temyiz Eden Dayalı Sosyal Sigortalar Kurumu vekili.
    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosya daki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    KARAR Dava, sigortalı hizmet süresinin tespiti ve işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı, dayalı işyerinde 17.07.1993 - 22.07.2002 tarihleri arasında devamlı çalıştığı halde kuruma noksan bildirildiğini beyanla, belirtilen tarihler arasında devamlı çalıştığının tespiti e kıdem tazminatı ve fazla çalışma ücretinin tahsili için işveren ile Sosyal Sigortalar Kurumu aleyhine dava açmış, 27.08.2002 tarihli dilekçe ile davasından kayıtsız şartsız feragat ettiğini bildirmiş, mahkemenin feragat nedeniyle davanın reddine dair verdiği karar davalılardan kurum vekilinin temyizi üzerine yukarıda be lirtilen nedenle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Uyuşmazlık, hizmet tespiti davasından feragat edilip edilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Davaya son veren taraf işlemlerinden biri olan feragat, davanın taraflarından birinin (davacının) neti ce-i talebinden vazgeçmesidir (HUMK. 91). Hiç kimse kendi lehine olan bir davayı açmaya zorlanama yacağı gibi (HUMK. 79), davacı da açmış olduğu bir davayı sonuna kadar takip etmeye zorlanamaz. Usul hukukumuzda kural olarak hüküm kesinleşinceye kadar her davadan feragat edilebilir. Ancak bazı istisna hallerinde feragat davayı sona erdirmez. Hakim, feragate rağmen davaya devam etmekle yükümlüdür.
    Bu istisnalardan biri de sosyal sigortalılık süresinin tespiti için açılan hizmet tespiti davalarıdır (Kuru Baki, İst. 2001, C: lVsh. 3654).
    Bilindiği gibi feragat yalnız mevcut davadan değil, o dava ile istenen haktan da vazgeçme anlamına
    gelir. Davadan feragat neticesinde feragate konu teşkil eden hak tamamen düşer ve artık bir daha dava konusu yapılamaz (Prof Dr. İL. Postacıoğlu, Medeni Usul Hukuku Dersleri istanbul 1975 Aitıncı Be sı, sh.,479).
    1982 Anayasası’nın 12. maddesine göre ‘Kerkes kişiliğine bağlı, dokunulmaz devredilmez, vazgeçmez, temel hak ve hürriyetlere sahiptir. 60. maddede ise ‘Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir’ hükmüne yer verilmiştir. Bu iki hüküm birlikte değerlendirilecek olursa sosyal güvenlik hakkının kişiye sıkı sıkıya bağlı dokunulmaz ve teragat edilemez bir hak olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.
    506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 6. maddesinde de bu ilke aynen benimsenerek, çalışanların işe alınmalarıyla kendiliğinden sigortalı olduğu, bu suretle sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınıla mayacağı ve vazgeçilemeyeceği, sözleşmelere sosyal sigorta yardım ve yükümlerini azaltmak veya başkasına devretmek yolunda hükümler konulamayacağı belirtilmiştir. Bu haliyle sigortalı olmak, kişi ba kımından sadece bir hak olmayıp aynı zamanda bir yükümlülüktür (M. Çenberci Sosyal Sigortalar Kanu nu Şerhi, 1985, sh. 90).
    Bu nedenie, sigortalılık hakkından feragat edilemez. Kamu düzenini ilgilendiren bu tür tespit davaların da hakimin feragat nedeniyle davayı reddetmeyip özel bir duyarlılık göstererek delilleri kendiliğinden toplaması ve sonucuna göre karar vermesi gerekir. Zira, sigortalı hizmet tespiti davasının açılması ile Sosyal Sigortalar Kurumu bir çalışma ilişkisinden haberdar olacak gerekhğinde müfettiş incelemesi yaparak re’sen prim tahakkuk ettirip, tahsil edecektir. Görüldüğü gibi hizmet tespiti davaları kurumun hak alanını da doğrudan ilgilendirmektedir.
    Öte yandan, hizmet tespiti davalarının amacı hizmetlerin karşılığı olan sosyal güvenlik haklarının korun masıdır. Bu nedenle, bu davadan leragat eden davacı sadece açtığı davadan değil, “sigortalı oldu ğunun tespitinden’ yani ‘sosyal güvenlik hakkından’ vazgeçmektedir (Barış Duman Ankara 2002, 506 Sayılı SSK. Göre Hizmetlerin Tespiti. Yüksek Lisans Tezi, sh. 108).
    Somut olayda davacı, işçilik alacakları talebinden vazgeçtiği gibi hizmet tespiti davasından da feragat ettiğini bildirmiştir. Dosyaya sunulan ibraname sigortalı olmak hak ve yükümlerinden kaçınmak ve vazgeçmek amacıyla düzenlenmiş olup davadan da bu nedenle teragat edildiği açıkça anlaşılmak tadır.
    Oysa bu nitelikteki bir feragat uluslararası hukuk belgelerinde ve Anayasa’da yer alan ilkeler ile Sosyal
    Sigortalar Kanunu’nun 6. maddesinin emredici hükmüne ters düşmektedir (10. HD. 01.02.1985, 85/223
    E. 418 K., 10. HD. 01.06.l992tarih, 92/301 E. 61
    O halde mahkemece, davanın yukarıda belirtilen bu hukuksal niteliği gözönünde bulundurulup, işin esasına girilip sonucuna göre karar vermek gerekirken feragat nedeniyle tespit davasının reddino karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
    SONUÇ Dayalı Kurum vekilinin temyiz itirazlarının kabulu ıle direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 11 .02.2004 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

    KARSI OYYAZISI
    Bozma kararı hizmet tespiti ile ilgili dava yönünden doğrudur (506 s. K. md. 6/3).
    Ancak davacı bu istek yanında kıdem tazminatı ve fazla çalışma ücreti de talep etmiş, dayalı Kurum vekil hizmet tesbiti davalarının kamu düzenine ilişkin oluşu yanında, feragat nedeniyle yargılama giderlerine hükmolunması gerektiği yönünden de hükmü temyiz etmiştir.
    Bozma ilamında, hüküm sadece hizmet sürelerinin tesbiti yönünden bozulmuş, yargılama giderleri yönünden açıklama yapılmamıştır.
    Direnme kararı ise, yargılama giderlerine hükmolunmaması gerekçesini de içermektedir. Direnme kararı kurum vekili tarafindan yargılama giderleri yönünden de temyiz edilmiştir.
    Hüküm yargılama giderleri yönünden de kurum yararına alacak hakları ile ilgili olarak bozulması gerektiği görüşü ile değerli çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
    (16Ağustos 2004)

     

  5. 506 Sayılı Sosyal Sigortaları Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2004) - 506/m.11

    506/m.11

    • İş Kazası
    • Maddi ve Manevi Tazminat

    İŞÇİNİN İŞVEREN TARAFINDAN YÜRÜTÜLMEKTE OLAN İŞ DOLAYISIYLA İŞVERENİN EMRİNDE İKEN İŞYERİNDE KALP KRİZİ SONUCUNDA ÖLMESİ İŞ KAZASI SAYILIR.

    YARGITAY
    21. HUKUK DAİRESİ
    E. 2004/8871
    K. 2004/9254
    T. 03.11.2004
    DAVA: Davacılar murisinin iş kazası sonucu ölümünden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemişlerdir.
    Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, mahkemenin görevsizliğine karar vermiştir.
    Hükmün davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi T.Ç. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:
    KARAR: Davacılar murisleri T.Ç.’nin iş kazası sonucu ölümü nedeniyle uğradıkları maddi ve manevi zararlarının tazminini istemiş; mahkemece olayın iş kazası olmadığı gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş ise de varılan sonuç usul ve yasaya uygun bulunmamıştır.
    Dava konusu olayın işyeri olan gemide oluştuğu konusunda uyuşmazlık yoktur. Uyuşmazlık davacılar murisinin kalp krizi sonucu ölümünün iş kazası sayılıp sayılmadığı noktasında toplanmaktadır.
    Bu yönüyle davanın yasal dayanağı 506 sayılı Yasa’nın 11-A maddesidir. Anılan maddeye göre; iş kazası sigortalıyı hemen veya sonradan bedence veya ruhça arızaya uğratan olaydır. Başka bir anlatımla 506 sayılı Yasa’nın 11-A-a ve b maddelerine göre; zararlandırıcı sigorta olayının, işçinin işyerinde bulunduğu ve işveren tarafından yürütülmekte olan iş dolayısıyla işverenin emrinde meydana gelmesi halinde; iş kazası sayılmasında yasal zorunluluk olduğu açıktır. Dava konusu olay; davacıların murisinin davalı şirkete ait gemide 1. kaptan olarak görevini yürüttüğü sefer sırasında işyerinde bulunduğu zamanda meydana gelmiştir.
    Bu durumda; meydana gelen olayın iş kazası sayılması gerekirken; mahkemece aksi düşüncelerle görevsizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. (HGK.’nun 13.10.2004 gün 2004/21-329 sayılı kararı da aynı yöndedir.)
    O halde, davacıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 03.11.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.
    (29 Ağustos 2005)

  6. 506 Sayılı Sosyal Sigortaları Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2004) - 506/m.26

    506/m.26
    1475/m33
    4857/m.36
    •Rücuan Alacak
    •Asgari Ücret Farkı
    •Usuli Kazanılmış Hak
    ASGARİ ÜCRETTE YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER YARGILAMANIN HER AŞAMASINDA HAKİM TARAFINDAN RE’SEN GÖZETİLMELİDİR
    YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    E. 2004/10-24
    K. 2004/47
    T. 2001.2004
    KARAR: Taraflar arasındaki “rücuan alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Şırnak Asil- ye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 18.06.2002 gün ve 2000/84 E.-2002/7 1 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesi’nin 26.11.2002 gün ve 2002/8508-9248 sayılı ilami 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2- Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanun’un 26. maddesi olup Dairemizin önceki bozma kararında dış tavan hesabına yönelik herhangi bir bozma nedeni öngörülmemesi karşısında, bozma kararı öncesinde alınarak karara dayanak yapılmış olan 04.02.2000 tarihli hesap raporunda belirlenmiş olan tavan değerlerinin taraflar yararına usuli kazanılmış hak durumu oluşturduğu gözetilmeksizin, uyulan bozma doğrultusunda sürdürülen yargılama sürecinde değişen asgari ücret değerleri de gözetilmek suretiyle düzenlenmiş olan 15.04.2002 tarihli hesap raporunun esas alınması usule ve yasa ya aykırı olup bozma nedenidir... gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Temyiz Edenler 1- Dayalı C. Kardeşler., 2- Dayalı M. Kardeşler Ltd. Şti.
    Hukuk  Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    KARAR: Dava, iş kazası sonucu vefat nedeniyle rücuan tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece istemin kabulüne karar verilmiş, hüküm Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
    Davacı Kurum davasında; 15.05.1997 tarihinde meydana gelen iş kazasında vefat eden sigortalısının hak sahiplerine bağlanan peşin değerli gelirler nedeniyle uğranan Kurum zararından bir bölümünün tahsilini istemektedir.
    Mahkemece, aldırılan kusur ve sigortalının asgari ücretten gelir elde ettiğinin kabulü ile düzenlenen he sap raporunda, sigortalının ölümü ile hak sahiplerinin destekten yoksun kaldıkları tavan zarar miktarları belirlenerek verilen ilk hüküm, tarafların temyizi üzerine, Yüksek Özel Dairece; “hükme esas alınan kusur bilirkişi raporunun oluşa uygun bulunmadığı” gerekçesiyle bozulmuştur.
    Yerel mahkemece uyulan bozma kararı doğrultusunda düzenlenen kusur raporu ve bozmadan sonra davanın devamı sırasında yürürlüğe giren yeni Asgari ücret dikkate alınmak suretiyle yaptırılan bilirkişi raporu sonucunda bulunan miktar dikkate alınarak karar verilmiş, hüküm özel dairece yukarıda yazılı gerekçe ile bozulmuş, yerel mahkeme önceki kararda direnmiştir.
    Mahkeme ile özel daire arasındaki uyuşmazlık, aynı davada bozma nedeni yapılmayan hesap raporuna rağmen asgari ücretin artması halinde bu asgari ücret artışı gözönünde bulundurularak gerçek zarar dış tavan hesabının yaptırılıp yaptırılamayacağı, giderek bu hususun dayalı yararına oluşan usuli kazanılmış hakkı ortadan kaldırıp kaldırmayacağı noktasında toplandığı anlaşılmaktadır.
    Beden tamlığına karşı işlenen haksız fiillerde zararın gerçek miktar ve kapsamı zamanla daha iyi anlaşılabileceğinden mümkün olduğu kadar geç bir tarihin esas alınması gereği ortadadır. BK.nun 46/2. maddesinde cismani zararın hangi tarih esas alınarak hesaplanacağı hakkında yeterli açıklık bulunmakta, cismani zararın hüküm tarihine en yakın tarihteki verilere göre hesaplanması kabul edilmektedir (Prof. Dr. S. 5. Tekhıay, Ölüm sebebiyle destekten yoksun kalma tazminatı ist. 1963 S. 201 -2023. Asgari ücretin kamu düzeni ile ilgili olduğu açıktır. Aynı davada, bozmadan sonra da olsa asgari ücretin artması halinde bunun mahkemece kendiliğinden dikkate alınacağı belirgindir. Hatta davacının ilk asgari ücrete göre yapılan hesaba itiraz etmemesi, o günkü verilerin doğru olduğuna inandığı içindir. Bu durum sonraki gelişmeler nedeniyle asgari ücretlerdeki artışlardaki hakkını istemesine engel olamaz.
    İş kazası sonucu vefat eden sigortalının hak sahiplerine kurumca yapılan sosyal sigorta yardımlarının rücuan ödetilmesi davalarında asgari ücretin artışının, yargılamanın her aşamasında gözetilmesinin mümkün olduğunun kabulü halinde bunun usuli kazanılmış haktan söz edilip sınırlandırılabileceğini ileri sürmek asgari ücretin kamu düzeni amacının boşa çıkarılmasına neden olacaktır.
    Söylenen hususlar Yargıtay tarafından kararlılıkla uygulanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun
    28.021996 gün E: 1995/21-1059, K: 1996/104, aynı kurulun 17.09.1997 gün, E: 1997/10-474 K:
    1997/653, 17.12.1997 gün E: 1997/10820 K: 1997/1074, 21.12.1998 gün E: 1998/10-816 K:
    1998/844, 09.07.2003 gün E: 2003/21-465 K: 2003/472 sayılı kararları.
    Durumun maddi hukuk bakımından irdelenmesi yanında, usul hukuku yönünden duruma bakıldığında; bir mahkemenin Yargıtay Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak  yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar, ‘Usuli kazanılmış hak’ olarak tanımlayacağımız bu müessese, mahkemeye, hükmüne uyduğu Yargıtay bozma kararındaki esas çerçevesinde işlem yapma ve hüküm kurma zorunluluğu getirir (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı Y
    Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasası’nda anılan ilkeye ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır. Ne var ki “Usuli Kazanılmış Hak’ davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ve öğretide kabul görmüş usul hukukunun vazgeçilmez ana temellerinden olup, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade eder, Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış hak doğabileceği gibi  bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli kazanılmış hak durumu oluşabilir.
    Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamı dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Bir başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur (04.02.1959 gün ve 13/5 sayılı YİBİK.)
    Yargıtay içtihatları ile kabul edilmiş olan ‘usuli müktesep hak’ kurumunun bir çok hukuk kuralında olduğu gibi, özellikle kamu düzeni düşüncesi ile yine Yargıtay içtihatları ile getirilmiş istisnaları vardır.
    Mahkemenin bozmaya uymasından sonra bir içtihadı Birleştirme Kararı çıkarsa, bu yeni içtihadı Birleştirme Kararının mahkemede ve Yargıtay’da görülmekte olan bütün işlere uygulanması gerekir. Buna karşı usuli kazanılmış hak iddiasında bulunulamaz (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK).
    İçtihadı Birleştirme Kararında olduğu gibi, bozmadan sonra yürürlüğe giren ve geçmişe etkili bir yeni kanun karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş olmakla meydana gelen usuli kazanılmış hak, hukukça değer taşımaz.
    Benzer şekilde; uygulanması gereken bir kanun hükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilirse, artık usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK.nun 21 .01 .2004 gün, 2004/10-44 E., 19 K.).
    Bu sayılanların dışında ayrıca; görev konusu, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi, ‘kamu düzeni’ ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü-6. Baskı, cilt 5, 2001).
    Bu noktada ‘kamu düzeni” kavramına açıklık getirilmesinde yarar bulunmaktadır. Kamu düzeni; kamunun (toplumun) her bakımdan genel çıkarlarını koruyucu hükümlerin tümü; bir ülkede kamu hizmetlerinin iyi yapılmasını, devletin güvenliğini ve düzenini ve bireyler arasındaki ilişkilerde hukuku, huzuru ve ahlak kurallarına uygunluğu sağlamaya yarayan kurum ve kuralların tümü; devletin ve devlet yapısının korunmasını hedef tutan, toplumun her alanındaki düzenin temelini oluşturan bütün kuralları ifade eder (Ejder Yılmaz Hukuk Sözlüğü, Türk Hukuk Lügatı, Büyük Larousse, vs.),
    Asgari ücret de kamu düzeni ile ilişkilendirilen kavramların başında gelmektedir.
    Gerçekten de 1475 sayılı iş Kanunu’nun 33,99 ve 4857 sayılı iş Kanunu’nun 39 ve 102. maddelerinin içeriğinden elde edilen hukuki veriler de gözetildiğinde, işçinin taban ücretini belirleyen asgari ücretin, işçilerin yaptıkları işe uygun ve insanlık onuruna yaraşır bir yaşam seviyesini sağlamaları için gerekli olan en az ücreti ifade etmektedir. Adil bir ücret elde edilmesini, böylece çalışanların ekonomik ve sos yal durumlarının düzeltilmesi amacına yönelik olarak yapılmakta alan asgari ücret değişikliklerinin kamu düzeni düşüncesi ile ilgili olduğunda tereddüt bulunmamaktadır. Kamu düzeniyle ilgili bu durumlar da, kazanılmış usuli haktan söz edilemeyecektir.
    Bu niteliği dikkate alındığında asgari ücretteki değişikliklerde usuli kazanılmış hakkın istisnası niteliğinde bulunup, aynı davada ve yargılamanın her aşamasında hakim tarafından re’sen gözetilmesi gerekir.
    Açıklanan bu maddi ve hukuki olgular karşısında, zararlandırıcı sigorta olayına uğrayan sigortalının yada hak sahiplerinin gerçek zararlarının hesaplanmasında hükme en yakın tarihte belli olan asgari ücretin esas alınması gerekeceğinden, bu gerekçeler ile doğru bulunan yerel mahkeme direnme kararının onanması gerekir.
    SONUÇ: Davalılar CM. ve M. Kardeşler Limited Şirketinin temyiz itirazların reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 28.0 1 .2004 gününde oyçokluğu ile karar verildi,

    KARSI OY YAZISI
    Dava, iş kazası sonucu vefat eden sigortalının hak sahiplerine bağlanan gelirler nedeni ile oluşan Sosyal Sigortalar Kurumu zararın rücuan tazmini istemine yönelik olup, yasal dayanağı 506 sayılı Kanun’un 26. maddesidir.
    Özel Daire ile yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık bozma kararından önce tazminat hesabına esas tutulan asgari ücret bozma dışında kalmışsa, bozmadan sonra yürürlüğe giren asgari ücret artışları tazminat hesabında gözetilmesi gerekip gerekmeyeceği noktasındadır.
    Özel Daire 12.012000 tarihli ilk bozma kararında Kurumun rücu alacağının tavanını belirleyen hesap raporuna yönelik herhangi bir bozma nedeni öngörülmemiştir. Bozma kararı tamamen kusura yönelik olup tarafların kusura yönelik temyiz itirazları kabul edilmiştir. Bu nedenle tavan hesap raporu kesinleşmiş ve dayalı lehine usuli müktesep hak durumu oluşmuştur. Yerel Mahkemenin bozma kararından sonra yapacağı iş, davalıların yeniden saptanan kusur payIarını ilk hesap raporundaki maddi zarar miktarlarına  uygulamaktan ibarettir. Bozmadan sonra değişen asgari ücretlere göre yeniden tavan hesabı yapılamaz. Asgari ücret kamu düzeni ile ilgili ise de usuli müktesep hakda kamu düzeni ile ilgilidir. Asgari ücretlerdeki artışlar dikkate alınıp yeniden hesap raporu alındığında tazminat miktarı yükseleceğinden bu husus davacı Kurumun yararına davalı işverenin aleyhine olacaktır ve davalı işverenin usuli müktesep hakkı ihlal edilmiş olacaktır.
    Öte yandan maddi tazminat bir takım faraziyelere göre hesaplanan miktardır. Bu miktann bir de bozma dışında kalan asgari ücret artışlarıyla yükseltilmesi işverenlerin sorumluluklarını daha da ağırlaştıracaktır.
    Bu nedenle tavan hesabı bozma karan dışında tutulduğuna göre bu yön taraflar bakımından usuli kazanılmış hak durumunu oluşturur. Bozmadan sonra yürürlüğe giren asgari ücretlerdeki artışlar tazminat hesabında dikkate alınamaz.

    SONUÇ :Açıklanan nedenlerle Onuncu Hukuk Dairesinin bozma katan doğru olup, Sayın çoğunluğun onama görüşüne katılamıyorum
    İhsan ULUSOY   Coşkun ERBAŞ   Coşkun ÖZTÜRK
    15. H. Dairesi Bşk.   10. H. Dairesi Bşk.   10. H. Dairesi Üyesi
    (27 Eylül 2004)

  7. 506 Sayılı Sosyal Sigortaları Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2004) - 506/m.60

    506/m.60
    • Yaşlılık Aylığı
    • Hizmet Tespiti
    HİZMET TESPİTİ KARARIYLA KAZANILAN GÜN SAYISI  TESPİTE İLİŞKİN HÜKMÜN KESİNLEŞMESİNDEN SONRA KURUM YÖNÜNDEN BAĞLAYICI SAYILIR
    YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    E. 2003/176
    K. 2003/4985
    T. 13.062003
    DAVA :Davacı, 28.04.2000 tarihli tahsis başvurusuna istinaden yaşlılık aylığına hak kazandığının tespiti:
    ne karar verilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteğin kabulüne karar vermiştir.
    Hükmün, dayalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
    KARAR: Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle, dava sonucu itibariyle davacıya; 28.04.2000 günlü tahsis talebine göre, kesinleşmiş mahkeme kararı ile saptanan hizmet süresi de gözetilerek Sosyal Sigortalar Kurumunca yaşlılık sigortası kolundan aylık bağlanması gerektiğinin tespiti istemine ilişkin olup, 506 sayılı Yasanın 60. maddesi hükmü kapsamında yaşlılık aylığı tahsis koşullarından biri de; belli sayıda malullük-yaşlılık ölüm sigortaları priminin ödenmiş olması ise de; aynı Yasanın 79/10 maddesinin; ‘Yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalıların, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları Ham ile ispatlamaları halinde, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayılarının Sosyal Sigortalar Kurumunca nazara alınacağı” hükmünü içermesine giderek anılan madde hükmünün 60. maddeye nazaran uygulama önceliği bulunmasına; ne var ki, hizmet tespiti kararıyla kazanılan gün sayısının, ancak tespite ilişkin hükmün kesinleşmesinden sonra Kurum yönünden bağlayıcılık kazanmasına; davamızda somutlaşan olayda da; Kurum kayıtlarında gözüken sigortalı hizmetleri yaşlılık aylığı tahsisi için yeterli olmayan davacı sigortalının: 01 .01 .1988 ile 01 .01 .1996 tarihleri arasında gerçekleşen hizmet sürelerinin tespitine ilişkin İzmir ikinci İş Mahkemesinin 29.11 .1999 gün ve 1998/627 Esas, 1999/783 Karar sayılı kararının Yargıtay’ca onanarak 27.12.1999 tarihinde kesinleşmesinden sonra
    28.04.2000 tarihinde Sosyal Sigortalar Kurumundan yaşlılık aylığı tahsis talebinde bulunmasına ve
    4447 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği 08.09.1999 tarihinde 23 yıldan fazla sigortalılık süresi bulunan davacı hakkında geçici 81/A kapsamında bu Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce yürürlükte olan hükümlerin uygulanması gerekmekle, davacının yaşlılık aylığı talep tarihi itibariyle 60/A-c maddesindeki yasal koşulların gerçekleşmesine; ayrıca ayni Yasanın 62. maddesi hükmü gereği olarak yaşlılık aylığına hak kazanan sigortalıya bu isteğinden sonraki aybaşından başlanarak yaşlılık aylığı bağlanması esasının, kararın infazı aşamasında dayalı Kurumca gözetilmesinin mümkün bulunmasına göre, yerin de görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, 13.06.2003 gününde oybirliğiyle karar verildi.
    (5 Nisan 2004)

  8. 506 Sayılı Sosyal Sigortaları Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2004) - 506/m.63

    506/m.63

    • Prim Borcu
    • Yaşlılık Aylığı

    YAŞLILIK AYLIĞI TAHSİSİNDEN SONRA, BİR SÜRE DESTEK PRİMİ ÖDENEREK BİR SÜRE DE TÜM SİGORTA KOLLARINA TABİ OLARAK YAPILAN ÇALIŞMA DÖNEMLERİNDE, SİGORTALILARIN YAŞLILIK AYLIĞI ALMAMIŞ OLMALARI GEREKİR.

    YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    E. 2001/9301
    K. 2002/1649
    T. 05.03.2002
    DAVA: davacı, prim borcu olmadığının tespiti ile 181.222.742 liranın yasal faizi ile birlikte davalı Kurumlardan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteğin kabulüne karar vermiştir.
    Hükmün, davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlara okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:
    KARAR: 1475 sayılı iş kanunu ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa tabi olarak davacı işverene ait işyerinde çalışan ancak toplu iş sözleşmesi ile kapsam dışı bırakılan A. Ve Ç. Adlı sigortalıların iş akitleri işverence feshedilince davalı kuruma başvurarak yaşlılık aylığı tahsis talebinde bulunmuş, ayrıca idari yargıya dava açarak işten çıkarma işleminin iptalini istemişlerdir. Bu arada 506 sayılı kanunun 63/B maddesine göre Sosyal Güvenlik Destek primi ödeyerek aynı işyerinde çalışmaya başlayan sigortalılar, işten çıkarma işleminin iptalinden sonra Kuruma başvurarak tüm sigorta kollarına tabi olarak çalışmak istediklerini bildirmiş ve bu şekilde çalışmaya devam etmişlerdir.
    Bunun üzerine Kurum, iptal kararı ile hakları iade edilen sigortalılar için işten çıkarma tarihinden itibaren çalışılan süreler için iptal prim bildirge ve bordrolarının düzenlenmesini ve taahhuk ettirilen prim borcunun ödenmesini, işverenden; yaşlılık aylıklarının iadesini de sigortalılardan istemiştir.
    Davacı bu dava ile iptal prim bildirge ve bordrosu düzenlenmesi ve taahukukuna dair kurum işleminin iptalini ve haksız olarak alınan 181.222.742 liranın tahsiline karar verilmesini talep etmiş, mahkeme ise davayı aynen kabul etmiştir.
    İdari yargı tarafından verilen iptal kararı hukuken idari işlemin doğumunda sakatlık olduğu ve bu sebeple batıl olduğunu tespit ettiği için geriye yönelik olarak hüküm ifade eder. Bir başka ifade ile bu tür iptal kararları yapıcı nitelikte olmayıp açıklayıcı nitelikte olduklarından idari işlemin sakat olduğunu tespit eder ve bu nedenle geçmişe yürür. Bu kural gereğince sigortalıların iş akitlerinin feshedildiği tarihten sonraki dönemde adı geçen kişiler zorunlu sigortalı olarak kabul edilmeli ve tüm sigorta kollarından primleri ödenmelidir.
    Ancak dava konusu olayda, sigortalılar işten çıkarıldıktan sonra, yaşlılık aylığı tahsis talebinde bulunmuşlar ve Kurumca yaşlılık aylığı bağlanmıştır.
    İptal kararından sonra ortaya çıkan bu yeni hukuki durum yasal şartlara uygun olarak davalı Sosyal Sigortalılar Kurumu ile sigortalılar arasında oluşmuştur. İptal kararından yola çıkarak, bilahare yasal şartlara uygun şekilde gerçekleşen yaşlılık aylığı tahsis işlemlerini geçersiz saymak mümkün değildir. Zira idari işleme karşı bir iptal davası açılmış olsa bile sonradan yapılan farklı işlemler hukuken muteberdir.
    Bu nedenle idari yargıda verilen iptal kararı, sigortalılara kendi istekleri üzerine tahsis edilen yaşlılık aylıklarını hükümsüz kılmayacağından ödenen aylıkların sigortalılarca kuruma iadesi mümkün değildir. Hal böyle olunca, sigortalıların yaşlılık aylığı almaya başladığı tarihten sosyal güvenlik destek primi ödeyerek fiilen çalışmaya başladıkları tarihe kadar geçen sürede (=yaşlılık aylığı alınıp fakat çalışmayan dönem) sigortalılar ile işveren arasında hizmet akti koşulları oluşmadığı için işverenin prim ödemekle sorumlu tutulması söz konusu değildir. Ancak sigortalıların gerek sosyal güvenlik destek primi ve gerekse tüm sigorta kollarından prim ödeyerek çalışmaya başladıkları tarihten sonraki dönemde gerçekleşen çalışmalar hizmet akdine dayandığı için bu dönem için aktif sigortalılığa değer verilmelidir. Dosyadaki bilgi ve belgelere göre her iki sigortalı yaşlılık aylığı tahsisinden sonra bir süre 506 sayılı Kanunun 63/B maddesine göre destek primi ödeyerek çalışmışlar, bir süre de tüm sigorta kollarına tabi olarak çalışmışlardır. 506 sayılı Kanunun 63/A maddesinde ifadesini bulan bu son dönemde sigortalıların yaşlılık aylığı almamış olmamaları gerekir.
    Sosyal Güvenlik Destek primi ödenerek çalışılan dönem için sigortalıların tercih ve isteklerine geçerlilik tanıyarak anılan yasa maddesine uygun bu sigortalığa geçerlik tanımak ve davacı işverenin Kuruma karşı sorumluluğunun Sosyal Güvenlik Destek Primi oranlarıyla sınırlı olduğunu kabul etmek gerekir.
    Sigortalıların tüm sigorta kollarına tabi olarak çalıştıkları dönemde ise primlerin 506 sayılı Kanunun 73. maddesine göre tahakkuk ve tahsili gerekeceğinden sigortalıların 63/A maddesine göre çalışmak istediklerini bildirir dilekçe tarihinden sonraki dönem için işverenin tüm sigorta kollarından sorumlu tutulması gerekir.
    Mahkemenin yukarıda açıklanan esaslar doğrultusunda yargılama yaparak varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme sonucu sosyal güvenlik destek primi ödendiğinden bahisle davanın aynen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 05.03.2002 gününde oybirliği ile karar verildi.
    (7 Nisan 2003)

  9. 506 Sayılı Sosyal Sigortaları Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2004) - 506 / m.79

    506/m.79

    • Hizmet Tespiti

    YER VE ZAMAN İÇERMEYEN VE HERHANGİ BİR RESMİ BELGE İLE KONTROL  İMKANI OLMAYAN SOYUT TANIK İFADELERİ ESAS ALINMAK SURETİYLE HÜKÜM KURULMASI USUL VE YASAYA AYKIRIDIR.

    YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    E. 2004/21 - 742
    K. 2004/744
    T. 22.12.2004
    DAVA: Taraflar arasındaki “hizmet tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kartal 2. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 17.09.2003 gün ve 2002/331E, 2003/421K sayılı kararın incelenmesi davalı SSK vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 26.01.2004 gün ve 2003/10218, 2004/532 sayılı ilamı ile;
    …..Mahkemece bozma ilamına uyulduğu halde gereği yerine getirilmemiştir.
    Davacı davalılara ait işyerinde 01.10.1975 yılında sigortalı olarak çalışmaya başladığını ve bu tarihin sigortalılık başlangıcı olarak tespitini istemiştir. Mahkemece ilamda belirtildiği şekilde istemin kabulüne karar verilmişse de bu sonuç usul ve yasaya uygun değildir.
    Mahkemece bozma ilamına uyulmasından sonra sürdürülen yargılama aşamasında kurumdan mevcut özlük dosyası örneği getirilmiştir. Gelen belgeler arasında dönem bordroları olmadığı gibi, komşu işyerleri ve kayıtlara geçmiş kişiler de araştırılmamıştır. Dinlenen davacı tanıklara kayıtlara geçmiş kişiler değildir. Mahkemece yapılacak iş, işe giriş bildirgelerindeki işyeri sicil no.su yazılarak dönem bordrolarını getirmek, davacıdan başka çalışan varsa bilgisine başvurmak, yoksa komşu işyerlerinde çalışanlar araştırılıp tespit edilerek tanık sıfatıyla bilgilerine başvurmak olayın aydınlanması bakımından zaruridir.
    Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın eksik araştırma ve incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları  kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Temyiz Eden: Davalı SSK vekili
    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlara okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    KARAR: A- Davanın konusu: Dava, sigortalılığın başlangıcının tespiti istemine ilişkindir.
    B- Davacının isteminin özeti: Davacı, 01.10.1975 tarihinden 31.12.1975 tarihine kadar davalı firmaya ait işyerinde çalışmasına rağmen, bu çalışmasının diğer davalı kurum tarafından kabul edilmediğini, davalı firmanın 01.10.1975 tarihinde işe giriş bildirgesini düzenleyip kuruma göndermesine karşılık, dönem bordrolarında ve sigorta bildirgelerinde kendisinin gösterilmediğini, bunda hem işyeri sahibi firmanın hem de burasını denetlemekle görevli SSK’nın kusurlu olduğunu ileri sürerek, 01.10.1975 tarihinde çalışmaya başladığının tespitine karar verilmesini istemiştir.
    C- Davalının cevabının özeti: Davalı SSK vekili davanın haksız olduğunu ileri sürerek reddi gerektiğini savunmuştur.
    D- Yerel Mahkemenin kararının özeti: Mahkemece; gelen belgelerin ve tanık sözlerinin birbirini tamamladığı, işe giriş bildirgesi verilmesinin ve bunun kurum kayıtlarına geçmesinin o işyerinde en az bir gün süre ile çalışmaya karine oluşturduğu, davalı kurumun bu karinenin aksini kanıtlayan bir delil sunamadığı gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiştir.
    E- Temyiz evresi ve direnme: Hüküm, davalı kurum vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece, yukarıya aynen alınan gerekçe ile bozulmuş, yerel mahkeme bu bozmaya karşı önceki gerekçeleri yineleyerek direnmiş ve davanın kabulüne karar vermiştir.
    (12 Eylül 2005)

    506/m.79
    • Çalışma Süresinin Tespiti
    • Husumet

    HİZMET TESPİTİNE YÖNELİK DAVALARDA SOSYAL GÜVENLİK VE KAMU DÜZENİ İLKELERİ GÖZETİLEREK SORUŞTURMA GENİŞLETİLMEK SURETİYLE SONUCA GİDİLMELİDİR.

    YARGITAY
    21. HUKUK DAİRESİ
    E. 2003/9585
    K. 2003/10903
    T. 25.12.2003
    DAVA: Davacı, davalılardan işverene ait işyerinde Temmuz / 1994- Temmuz / 1996 ve 01.09.1999 – 27.11.1999 tarihleri arasında geçen çalışmalarının tespitine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin reddine karar vermiştir.
    Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sorma işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:
    KARAR: Davacı, 10.07.1994 – 08.03.1996 tarihleri arasında davalıya ait işyerinde hizmet akdine dayalı olarak geçen ve Kuruma kayıt ve tescil edilemeyen çalışmaların tespiti istemine ilişkindir.
    Mahkemece, B. İsimli şahıs hakkında dava açılmadığı gerekçesiyle husumet yönünden davanın reddine karar verilmiş ise de bu sonuç usul ve yasaya uygun değildir.
    Gerçekten bu tür hizmet tespitine yönelik davaların kamu düzenini ilgilendirdiği ve bu nedenle özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi icap ettiği Dairemizin ve giderek Yargıtay’ın içtihadı gereğidir. Yasal dayanağı 506 sayılı yasanın 79/10. maddesi olan bu tür davalarda, öncelikle davacının çalışmasına ilişkin belgelerin, işveren tarafından verilip verilmediği ya da çalıştıklarının kurumca tespit edilip edilmediği yöntemince araştırılmalıdır. Bu yasal koşul olmuşsa işyerinde o dönemde gerçekten var olup olmadığı, Kanun kapsamında veya kapsama alınacak nitelikte bulunup bulunmadığı eksiksiz bir şekilde belirlenmeli daha sonra çalışma iddiasının gerçeğe uygunluğu özel bir duyarlılıkla araştırılmalıdır.
    Mahkemece yapılacak iş, B. İle davalı….. A.Ş.’nin aynı adreste, aynı işi yaptıkları da göz önünde tutularak, B.’yi de yöntemince davaya dahil etmek, onun gösterdiği delilleri de toplamak ve ayrıca tesbiti istenilen dönemde davacı ile birlikte çalışan ve kayıtlara geçmiş kişiler ile komşu işyerlerinin kayıtlarına, geçmiş kişilerin ayrıntılı bilgilerine başvurulmak ve sonucuna göre davanın hangi işveren yanında hangi sürelerde çalıştığını açıkça tesbit etmektir.
    Mahkemenin,bu tür davaların Sosyal güvenliğe ilişkin olması ve kamu düzenini ilgilendirdiği dikkate alınarak gerektiğinde, doğrudan soruşturmayı genişletmek suretiyle ve olabildiğince delilleri toplayıp, bunları birlikte değerlendirerek olumlu veya olumsuz bir sonuca gitmesi gerekirken, B. Hakkında dava açılmadığından bahisle husumet nedeniyle istemi reddetmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
    O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 25.12.2003 gününde oybirliğiyle karar verildi.
    (20 Aralık 2004)

    506/m.79
    • SSK TEMİNAT VE HAKEDİŞLERİ SADECE PRİM BORÇLARINA KARŞILIK TUTULABİLİR.
    • ASIL İŞVEREN, TALİ İŞVEREN OLAN TAŞERONUN BORÇ VE ALACAKALRINDAN MÜTESELSİLEN SORUMLUDUR.

    ÖZET: SSK teminat ve hak edişleri, idari para cezasına karşılık tutulamaz, sadece prim borçlarına karşılık tutulabilir. Bu nedenle, SSK’nin asıl işverene yazdığı taşerona ait idari para cezasının asıl işverenin teminat ve hak edişlerini karşılık tutarak tahsil edeceğine ilişkin yazı geçerli değildir. Asıl işveren hiçbir itirazda bulunmadan ödemeyi yapmışsa, parayı geri isteyemez. Ayrıca, asıl işveren, tali işveren niteliğindeki taşeronun yasal yükümlülüklerini yerine getirmemesinin sonuçlarından da sorumludur. Ekonomik bakımdan daha güçsüz olan taşeronların sigortalılarının güvenceye almaya yönelik bu hüküm idari para cezalarını da kapsar.

    YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    E. 1991/10-277
    K. 1991/359
    T. 12.06.1991
    DAVA: Taraflar arasındaki “idari para cezasının Sosyal Sigortalar Kurumu’ndan istirdadı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara Altıncı İş Hakimliği’nce, davanın reddine dair verilen 11.10.1989 T. Ve 1126/637 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 15.05.1990 gün ve 8112 / 4602 sayılı ilamıyla; “Davacı işveren şirket almış olduğu (A) İnşaat ve Kazı Makineleri Fabrikası yapım işinin bazı bölümlerini aracı (taşeron) O,A,A ve Y’ye vermiş, Kurumca aracı (taşeron) işverenlere yapılan kayıt ibraz tebligatına rağmen kayıtların ibraz edilmemesi nedeniyle tahakkuk ettirilen idari para cezaları asıl işveren davacı (B) İnşaat ve İşletme A.Ş’den istenmiştir. İdari para cezalarının ödenmesi halinde teminatın serbest bırakılacağı aksi halde icraen tahsili cihetine gidileceği 24.07.1987 tarihli ve 74665 sayılı yazı ile ihtar edilmesi üzerine, davacı şirket, aracı (taşeron) işverenler adına tahakkuk ettirilen idari para cezalarını yatırmış, yatırılan bu paranın geri verilmesi hakkındaki 31.08.1989 tarihli yazılı istemin Kurum’ca kabul edilmemesi üzerine açılan bu davada, haksız olarak kendilerinden alınan 2.140.000 TL para cezasının Kurum’dan istirdadına karar verilmesi talep ve dava olunmuştur.
    O, A, A ve Y’nin aracı (taşeron) olduğu, bu aracılara yapılan kayıt ibraz tebligatına rağmen kayıt ibraz etmemeleri nedeniyle kendilerine cem’an 2.140.000 TL idari para cezası tayin edildiği konularında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bu nedenle çözümlenmesi gereken hukuksal sorun, aracı (taşeron) işverenlere, kayıtları ihtara rağmen ibraz etmemeleri nedeniyle tayin edilen idari para cezalarından asıl işverenin sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
    İdari para cezalarının kimlerden ve ne şekilde tahsil edileceği 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 8 ve 140. maddelerinde gösterilmiştir. Anılan maddede yazılı işverenin idari para cezası tayin edilen işveren, yani olayımızdaki aracı (taşeron) işveren olduğu açıktır. Aracı (taşeron) işverenin cezai yönden idari para cezasından sorumluluğu kişisel olup bu cezadan asıl işverenin sorumlu tutulamayacağı ortadadır. Bu konuda açık bir yasa hükmü bulunmadıkça aracı (taşeron) işverenin suç teşkil eden fiili sonucu tayin edilen idari para cezasından onunla birlikte bir başkasının örneğin, asıl işverenin sorumlu tutulması mümkün değildir. Böyle bir durumun ceza hukuku ilkeleri ile bağdaşmazlığı açık-seçiktir.
    Aynı kanunun 87. maddesine dayanılarak idari para cezasının asıl işverenden istenip istenmeyeceği “ödev” sözcüğünün yorumu ile ilgilidir. 87. maddeyi sigortalılar üçüncü bir kişinin aracılığı ile işe girmiş ve bununla sözleşme yapmış olsalar bile, bu kanunun işverene yüklediği ödevlerden dolayı, (Hangi ödevlerden dolayı? Bu konunun alınan sigortalı yönünden işverene yüklediği ödevlerden dolayı) aracı olan üçüncü kişi ile birlikte asıl işveren de sorumludur, şeklinde anlamak gerekir. Sigorta haklarının aracı vasıtasıyla işe girilmesi halinde kaybolması ihtimalini önlemek maksadı ile anılan maddenin getirdiği hükümet gerekçesinde belirgin biçimde vurgulanmış olması da bu sonucu doğrulamaktadır. 506 sayılı yasanın 140. maddesinde yazılı suçlar hakkında mahkemelerce hükmolunan para cezaları savcılık kanalı ile tahsil edilip Kurum’a verilmekte ve bu para cezaları kamu para cezası sayılmakta iken ve 87. madde kapsamına girmediği tartışmasızken, 81. ve 140. maddelerin 3395 sayılı Kanun’la değiştirilip cezaların idari para cezasına dönüştürülmesi ve tahsil şeklinin değiştirilmesi üzerine para cezalarının da 87. madde kapsamına girdiği ve yorum şeklinin yasa koyucunun bidayetteki amaca uygun olduğu söylenemez.
    Mahkemece “bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeden istemin kabulü yerine reddi yolunda hüküm kurulmuş olması usule ve yasaya aykırıdır” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki ararda direnilmiştir.
    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    KARAR: Davacı, işveren (B) İnşaat ve İşletme A.Ş. Genel Müdürlüğünün (A) İnşaat ve Kazı Makineleri Fabrikası yapımı işini üstlendiği, işin bazı bölüm ve eklentilerinde O,A,A;Y isimli üçüncü kişilere (Taşeronlara) işverdiği, bu kişilerin, asıl işverenden aldıkları bu işleri yapabilmek için işçi çalıştırdıkları Sosyal Sigortalar Kurumunun bu tali işverenlere kayıt ve belge ibrazı için tebligat yaptığı, bunların kayıt ve belge ibraz etmedikleri ve bu nedenle 506 sayılı kanunun 79/3. maddesi uyarınca Kurum tarafından idari para cezasına çarptırıldıkları idari para cezası yükümlülüklerinin kesinleştiği, Kurum’un bu para cezalarını, anılan kanunun 87. maddesine dayanarak asıl işverenden istediği, ihale makamından iş alan asıl işveren durumundaki (B) İnşaat ve İşletme A.Ş. Genel Müdürlüğünün, bu cezaları Sosyal Sigortalar Kurumuna ödediği, sonradan, söz konusu paraların yanlış ve haksız alındığını ileri sürerek faiziyle birlikte Sosyal Sigortalar Kurum’dan geri alınması için işbu davayı açtığı dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Öte yandan, Kurum’un 24.07.1989 tarihli yazısı ile, para cezalarını ödemedikçe teminatları serbest bırakmayacağını bildirmesi üzerine, 28.08.1989 tarih 1039-1042 nolu makbuzlarla hiçbir kaydı ihtirazı dahi dermeyan edilmeden ve taşeronların yaptırdığı şeklinde düzenlenen makbuzlarla paraların ödendiği 31.08.1989 tarihinde davacı işverenin Kurum’a dilekçe ile başvurup, paraları geri istediği görülmektedir.
    Kurum’un 24.07.1989 tarihli yazısını, manevi cebir olarak yorumlamak olanaksızdır. Çünkü, 506 sayılı kanun, m.83 hükmünce, kurum teminat ve hak edişleri idari para cezasına karşılık tutulamaz. Sadece prim borcu için karşılık tutulabilir. Bu nedenle kurum yazısı geçersizdir. Kurum bu yola gittiğinde ihale makamından iş alan asıl işverenin, teminat ve hak edişlerinin serbest bırakılmasını 83. maddeye dayanarak sağlanmasına yasal olanak bulunduğundan ödemelerin cebri olduğu düşünülemez. Söz konusu paraların hiçbir kaydı ihtiraza dahi dermeyan edilmeden ve rızaen ödendiği ortadır.
    Çözümlenmesi gereken hukuksal sorun, söz konusu paraları, asıl işverenin, Kurum’dan geri istemek hakkına sahip olup olmadığı, Kurumun tali işverenlerin kayıt ve belge ibraz etme yükümlülüklerine aykırı davranmalarından dolayı, kendilerine uygulanan idari para cezalarının ödenmesinden, 506 sayılı kanunun madde 87 çerçevesinde ihale makamından iş alan asıl işverenlerin de müteselsilen sorumlu olup olmadıkları ve müteselsil sorumluluk çerçevesinde ödeme vaki olmuşsa, geri alma hakkının kime karşı kullanılabileceği konularını açıklığa kavuşturmaktan ibarettir.
    3395 sayılı yasa ile 506 sayılı Kanun’un m.79 değiştirilmiştir. 79/1. maddeye göre işveren bir ay içerisinde çalıştırdığı sigortalının, sigorta primleri hesabına esas tutulan kazançlar toplamı ve prim ödeme gün ve sayıları ile sigorta primlerini gösteren ve örneği yönetmelikle belirtilen prim belgelerin, ait olduğu ayı takip eden ayın sonuna kadar Kurum’a vermekle bu belgelerin muhteviyatını doğrulayacak muteber işyeri kayıtlarının Kurum’ca istenilmesi halinde ibraz etmekle veya sigortalı çalıştırmadığı takdirde bu hususu yazılı olarak önceden Kurum’a bildirmekle yükümlüdür. Buradaki işveren deyiminin bu olayda olduğu gibi, ihale makamından iş yükümlenen asıl işverenlerden işin bir bölümü ve eklentisinde iş kabul eden taşeronlar-tali işverenleri de kapsadığı, bunların kendi adlarına çalıştıkları sigortalılar için 79/1. maddedeki yükümlülükleri yerine getirmek zorunda oldukları kuşkusuzdur.
    506 sayılı Kanunun ortak hükümleri bölümünde yer alan ve 79/1. maddedeki yükümlülüklere de şamil olan, 87. maddesi, “Sigortalılar üçüncü bir kişinin aracılığıyla işe girmiş ve bununla sözleşme yapmış olsalar bile, bu kanunun işverene yüklediği ödevlerden dolayı aracı olan üçüncü kişi ile birlikte asıl işveren de sorumludur. Bir işte veya işin bölüm ve eklentilerinde işverenden iş alan ve kendi adına sigortalı çalıştıran üçüncü kişiye aracı denir” kurallarını içermektedir.
    Yukarıda açıklandığı gibi bu aracılar nitelikçe, tali işveren taşerondurlar. Zira kendi adlarına, işin bir bölümü ve eklentisinde işin ikmali için 506 sayılı kanun, m.4/1’deki tanıma uygun biçimde sigortalı çalıştırmaktadırlar. Bu nedenle de 79/1’deki yükümlülüklere muhataptırlar. 79/1. maddedeki yükümlülüğe aykırı davranmanın yaptırımı ise, 79/3 ve 79/5’de gösterilmiştir. 79/5. maddeye göre Kurum, re’sen belge düzenleme ve prim tespiti yapabildiği gibi bunlara etkileyici bir yaptırım olarak 79/3. fıkradaki “Bu yükümlülükleri yerine getirmeyen işverenler hakkında 140. madde hükümleri uygulanır” kuralı gereğince, idari para cezası uygulanabilir.
    Böylece, 3395 sayılı kanundan ölçümleme sistemi kaldırılıp, re’sen düzenleme ve tespit ve idari para cezası sistemleri getirilerek, yaptırım belirlenmiş ve sistem güçlendirilmiştir. Aynı şekilde, mahkemelerce ilamla uygulanan ve Ceza mahkemeleri usulü Kanununa göre Cumhuriyet Savcılıklarınca tahsil edilen ve ceza hukuku alanına giren Ağır para cezaları yerine, Kurum’ca verilen, idari para cezası vasfında ve 81. madde yapılan değişiklikle belge ile belirlenen ve icra dairelerince tahsil edilen yaptırımlar getirilmiştir. Geri alınması istenen idari para cezalarının yasal biçimde oluşturduğu ve kesinleştiği tartışmasızdır.
    Bu paraların yasal alacaklı Kurum veznesine yatırıldığı ve Kurum’un idari para cezası alacağını böylece tahsil ettiği de ortadadır. Bu idari para cezalarının asıl borçlularının ihale makamından iş alan asıl işveren davacıdan işin kimi bölüm ve eklentilerinde iş yükümlenen tali işverenler olduğu ve 79/1. maddedeki yükümlülüklerine aykırı davranmaları nedeniyle sadece tali işverenler hakkında uygulandığı da meydandadır.
    O halde bu idari para cezalarının “Bu Kanun’un işverene yüklediği ödevler”e uyulmamasının sonucu ve yaptırımı olduğu belirgindir.
    506 sayılı kanun maddesinde, tali işverenin ödevine uymamasının sonuçlarından asıl işverenin de sorumlu olacağı kuralını koymuştur. Zira tali işverenler hayat deneyimleriyle ortadadır ki ekonomik bakımdan asıl işverenlere göre güçsüz kişilerdir. Bunların kişisel olarak sorumlu tutulmaları, gerek sigortalıların gerek sigortalılara verilecek sosyal güvenlik haklarını uygulayan Sosyal Sigortalar Kurumu!nun hak ve alacaklarını güvenceye almakta yetersiz olabilir. Bu nedenle yasa koyucu, ortak yükümlerde madde 87 ile tali işverenlerin ödevlerine uymamalarının yaptırımlarından, güçlü asıl işverenleri de müteselsil sorumlu tutan, sosyal güvenlik hukukunun isteklerine uygun düşen, bir düzenleme yapmıştır.
    Bu düzenleme gereğince, Kurumun parasal hak ve alacaklarından, ihale makamından iş alan asıl işverenler de sorumludur. İşte asıl işveren bu müteselsil sorumluluk gereğince tali işverenin idari para cezasından sorumludur. Bunu Kurum’a ödemiş ise Kurumdan geri isteyemez. Ödemekle yükümlü olduğu bir borcu ödemiştir. Fakat asıl yükümlü tali işverenlere rücu edilebilir.
    Ne var ki, tali işverenler hakkında yöntemince açılmış bir dav bulunmadığından yasal alacaklı Kurum aleyhine açılan davanın reddi gerekir. Bu itibarla mahkemece mevcut delillerin değerlendirilmesi suretiyle davanın reddedilmesi doğrudur.
    O halde usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararı onanmalıdır.
    SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 12.06.1991 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

  10. 506 Sayılı Sosyal Sigortaları Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2004) - 506 / m.120

    506/m.120
    • Yaş Düzeltmesi
    • Yaşlılık Aylığı

    İLKM DEFA ÇALIŞMAYA BAŞLANDIKTAN SONRA VERİLMİŞ YAŞ DÜZELTME KARARLARI MALULLÜK, YAŞLILIK VE ÖLÜM KOLLARI SİGORTASINDA DİKKATE ALINMAZ.

    YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    E. 2005/10-70
    K. 2005/101
    T. 23.02.2005
    DAVA: taraflar arasındaki “tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 14. İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 04.03.2004 gün ve 2003/ 26E, 2004/101K. Sayılı kararın incelenmesi taraflar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 28.06.2004 gün ve 2004/3021-5983 sayılı ilamı ile;….Dava, kesinleşmiş mahkeme ilamı gereği talep tarihini takip eden aybaşı itibari ile davacının yaşlılık aylığına hak kazandığının tespiti istemine ilişkin olup uyuşmazlık, yaşlılık aylığı bağlanmasında; sigortalının ilk defa çalışmaya başladığı tarihte nüfuz kütüğünde kayıtlı bulunan doğum tarihinin mi yoksa çalışmanın başlamasından sonra mahkeme kararı ile düzeltilen tarihin mi esas alınacağı ve bu bağlamda düzeltilen doğum tarihinin ilk defa çalışmaya başlandığı tarihte nüfus kütüğünde kayıtlı olan doğum tarihi yerine ikame edilip edilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.
    Öncelikle belirtmek gerekir ki, Anayasamızın 2. maddesi “Türkiye Cumhuriyetinin sosyal bir hukuk devleti” olduğunu işaret etmekte, 60. maddesinde ise “Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir.” Denilmek suretiyle “hiç kimsenin sosyal güvenlik hakkından mahrum edilemeyeceği vurgulanmaktadır. Öte yandan, 506 sayılı yasanın 6. maddesi de “sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılmaz ve vazgeçilemez” olduğunu hükme bağlamaktadır. İşte bütün bu yasal düzenlemelerle “sosyal güvenlik” konusunun kamusal niteliği ön plana çıkartılmakla birlikte, özünde huzurlu bir toplum oluşturulması, milli dayanışmanın sağlanması, eşitlik ve adalet ilkleri çerçevesinde insan haklarına saygılı ve bireylerin yaşam koşullarının iyileştirilerek insanca yaşam olanaklarının hazırlanması görevi cümlesinden olarak, toplumun olabildiğince kapsamlı biçimde sosyal güvenceye kavuşturulması, diğer bir anlatımla geniş halk kitlelerinin Devlet’in koruması (sosyal güvenlik şemsiyesi) altında toplanmasının amaçlandığını söylemek yerinde olur.
    Diğer taraftan İş ve Sosyal Güvenlik Kanunlarının (vaz’ındaki) çıkartılmasındaki esas etkenlerden biri de çalışma hayatının düzenlenmesi yanında, işverenler karşısında güçsüz ve zayıf durumunda bulunan, çalışanların haklarında bulunan, çalışanların haklarının güvence altına alınması amacına yöneliktir. Öyle ise bu sosyal amaçlara ulaşılmasında yasaların genişletici yorumla ele alınması, bu çerçevede, çalışanlar lehine hareket edilerek, yok edici ve yıkıcı değil fakat yapıcı yaklaşımlar içinde olunması, sosyal güvenlik hukukunun evrensel ilkelerindendir.
    Konuya bu açıdan bakan Dairemizin ilk günden beri sapma göstermeksizin uygulaya geldiği yerleşik inançlara göre, davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı yasanın 120. maddesinde mahkemelerden verilen yaş tashihi kararlarının uygulanmayacağına ilişkin herhangi bir açıklık bulunmadığı da göz önünde tutularak maddede sözü edilen “….ilk defa çalışmaya başlandığı tarihte nüfus kütüğünde kayıtlı bulunan doğum tarihleri…..esas tutulur” hükmüyle, bir kimsenin birden çok (değişik) tarihlerde nüfusa kayıt edilmiş olması veya nüfus kütüğü ile nüfus cüzdanı arasında uyuşmazlık olması gibi hallerde, uygulamada birlik sağlanmasına yönelik olarak “ilk kayıt’ın esas alınması” gereğine işaret edilmek istendiği kabul edilmektedir.
    Kesinleşmiş mahkeme hükmü ile düzeltilmiş doğum kaydının yaş tashihine konu edilen ilk kayıtta yer alan doğum tarihindeki yanlışlığı tümüyle keenlemyekün hale getirdiği, diğer bir anlatımla (ilk kayıttaki yanlışlığı başlangıçtan itibaren silmek suretiyle) ortadan kaldırdığı ve yargı kararıyla düzeltilmiş şekliyle oluşturulan bu yeni kayıtın ise silinen “ilk kayıtın yerine(geçtiği) ikame edildiği yadsınamaz. Bu durumda yaş düzeltme kararıyla idarece düzenlenen ilk kayıt iptal edilmekle orta yerde, uygulamaya elverişli olarak, bir tek mahkemece düzeltilmiş kayıt kalmış olacağından artık farklı iki nüfus kaydının varlığından da söz edilemez. Aksine bir yaklaşımla, ilgili yasa maddesinde yer almadığı halde, mahkemelerce düzeltilen doğum tarihlerine değer atfedilemeyeceği, yaş tashihi kararlarının uygulamada nazara alınmayacağı gibi, yasa koyucunun öngörmediği bir anlam, madde metnine yorum yoluyla (dahil edilerek) yüklenemez.
    Esasen, Anayasa’nın 138/son maddesine göre de, kesinleşen yargı kararlarının gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı, bu cümleden olarak, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunluluğu vardır.
    Bütün bu olgular yanında, 30.10.1987 tarihli Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 83. maddesi ve daha sonra bu yönetmeliği yürürlükten kaldıran 16.01.2004 tarihli yönetmeliğin 85. maddesinde de aynen tekrarlandığı şekliyle yapılan düzenlemelerde, yukarıdan beri açıklaya geldiğimiz konuyla ilgili görüşlerimizin doğrulandığı görülmektedir.
    Nitekim bahsi geçen yönetmeliğin anılan maddelerinde”……birden fazla nüfus kaydı bulunanların bu kayıtları arasında fark varsa, tarihi eski olan kayıt, sonraki kayıt idare ve kaza mercilerinden verilmiş bir kararla yapılmış veya düzeltilmiş ise, kararlar kesinleşmiş olmaları şartıyla nüfus kayıtlarına geçirilmemiş olsa bile yukarıda belirtilenler için bu kayıt esas olur” denilerek, hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde açık ve net olarak “yaş tashihi kararlarının sosyal sigorta işlemlerinde esas alınacağını” amir bulunmaktadır.
    Şu hale göre kesinleşmiş mahkeme hükmü ile düzeltilmiş nüfus kütüğündeki doğum tarihi asıl ve ilk kayıt olarak kabul edilmesi ve 506 sayılı kanun uygulamalarında dikkate alınması yasal bir zorunluluktur. Belirtelim ki 506 sayılı yasanın 120. maddesinde, mahkemelerden verilen yaş tashihi kararlarının uygulanmayacağına (veya bu kararın 18 yaşın doldurulmasından evvel veya işe girişten önce alınmış olmak şartıyla esas alınacağı, akis takdirde yapılan yaş düzeltmelerinin nazara alınmayacağına) ilişkin 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunun 105/2. maddesine koşut herhangi bir hüküm yoktur. Kurumun aksine işlEeleri hukuki dayanaktan yoksundur.
    Öte yandan somut olayda, çekişmeye konu edilen yaş tashihi davası ile son zamanlardaki Yasa değişiklikleri özellikle de 4777 sayılı yasa ile getirilen ve aylık bağlama v.s.de yaş sınırını yükselten böylece sigortalılar aleyhine ağırlaştırıcı hükümler içeren düzenlemelerden kurtulma amacının güdüldüğü; bu suretle kötü niyet gösterilerek Kanuna karşı hile yoluna başvurulduğu veya bu yaş tashihi davasının anılan manada muvazaa içerdiği de iddia ve ispat edilmiş değildir.
    Açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde4 hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Temyiz Eden:Davacı Vekili
    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    KARAR: A- Davacının isteminin özeti: Davacı, yaşlılık aylığı isteminin davalı kurumca reddedildiğini belirterek, tahsis işlemlerinde düzeltilen doğum tarihinin dikkate alınarak yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitine karar verilmesini istemektedir.
    B- Davalının yanıtının özeti: Davalı Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı Vekili 506 sayılı kanunun 120. maddesi hükmüne dikkat çekerek, malullük, yaşlılık ve ölüm sigorta kollarında, ilk defa çalışmaya başlanılan tarihinde nüfus kütüğünde kayıtlı bulunan doğum tarihinin esas alınabileceği savunmasında bulunmuştur.
    C- Yerel Mahkemenin kararının özeti: Davacının ilk defa 08.08.1977 tarihinde sigortalı çalışmasının başladığı, bu tarihten sonraki bir tarihte ilgili mahkemece davacının yaşının büyütülmesine karar verildiği, oysaki, davacı sigortalının ilk işe girişinden sonra mahkeme tarafından yaşlının düzeltilmesinin emeklilik yaşının hesaplanmasında dikkate alınmayacağı belirtilerek; “Davanın reddine” karar verilmiştir.
    D- Temyiz evresi, bozma ve direnme: Hüküm taraflar vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıya aynen alına gerekçelerle bozulmuş, yerel mahkemece bu bozmaya karşı önceki gerekçeler tekrarlanarak direnme kararı verilmiştir.
    E- Maddi Olay: Davacı, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında ilk defa 08.08.1977 tarihinde çalışmaya başlamış olup anılan tarihte nüfus kütüğünde kayıtlı bulunan doğum tarihi 01.01.1961 günüdür. 18.07.1978 tarihinde sonuçlanan yaş düzeltme davasında, 1961 olan doğum tarihi, ay ve gün aynı kalmak kaydıyla, 1959 olarak düzeltilmiştir. Düzeltilen bu tarihin bir kısım sigorta işlemlerine esas alınması gerektiği iddia edikte ise de Sosyal Sigortalar Kurumu, işlemlerine, ilk defa çalışmaya başlanılan tarihte kütüğünde kayıtlı bulunan doğum tarihini esas almaktadır.
    F- Gerekçe: davanın yasal dayanağı 506 sayılı kanunun 120. maddesi olup, uyuşmazlık; ilk kez sigortaya tabi bir işte çalışmaya başladıktan sonra mahkemece düzeltilen doğum tarihinin Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığınca yaşlılık aylığı tahsis işlemlerinde dikkate alınıp alınmayacağı noktasında toplanmaktadır.
    Yasalarda yer alan yaş ile ilgili düzenlemeler, yaşamın her alanında etkisini göstermekte, bir kısım hakların kazanılması, kullanılması ya da sona ermesinde dikkate alınmaktadır.

    506/m.120

    • Yaşlılık Aylığı
    • Yaş Düzeltmesi

    SALT YAŞLILIK AYLIĞINA HAK KAZANMAK İÇİN YAŞ DÜZELTME YOLUNA BAŞVURULDUĞUNUN BELİRGİN OLMASI KARŞISINDA, KİMSENİN MUVAZAA İLE KANUN AMACINA AYKIRI HAREKET ETMEYECEĞİ DE NAZARA ALINARAK DAVANIN REDDİNE KARAR VERİLEMSİ GEREKİR.

    YARGITAY
    10. HUKUK DAİRESİ
    E. 2003/3571
    K. 2003/4518
    T. 29.05.2003
    DAVA: davacı, 55 yaşını doldurduğundan dolayı yaşlılık aylığı almaya hak kazandığının tespitine karar verilmesini istemiştir.
    Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteğin kabulüne karar vermiştir.
    Hükmün, davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:
    KARAR: Dava, kesinleşen mahkeme hükmü ile 04.12.1946 olarak belirlenen doğum tarihi esas alınarak yaşlılık aylığı bağlanmasına ilişkindir.
    Davacı sigortalının 04.12.1949 doğumlu olarak nüfusa kayıtlı bulunduğu ve bu kaydın kesinleşmiş mahkeme kararı ile 04.12.1946 doğumlu olarak düzeltildiği uyuşmazlık konusu değildir. Davanın yasal dayanağı 506 sayılı yasanın 120. maddesinin 2. fıkrası olup, uyuşmazlık; ilk kez sigortalı bir işe girdikten sonra mahkemece düzeltilen doğum tarihinin Sosyal Sigortalar Kurumunca yaşlılık aylığı bağlanmasında nazara alınıp alınmayacağı noktasındadır.
    Davacı, Sosyal Sigortalar Kurumuna ilk kez 23.08.1965 tarihinde tescil edilmiş olup doğum tarihi 04.12.1949’dur. davacının doğum tarihi Ferizli Asliye hukuk Mahkemesinin 23.01.2001 tarihli kararı ile 04.12.1946 olarak düzeltilmiş ve mahkemece yaş tashihi kararına dayalı olarak davacının yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitine karar verilmiştir. 506 sayılı yasanın uygulaması açısından “yaş koşulunun” gerçekleşmesi, belli süre prim ödenmesi yaşlılık sigortasının uygulanması açısından önem taşımaktadır. Bu nedenle yasanın 120. maddesi sonradan yapılacak yaş düzeltmelerinde kimi kötü uygulamaları önlemek amacıyla özel bir düzenleme getirmiş belli sigorta kollarında hangi doğum tarihinin esas alınacağını açıkça belirlemiştir. Buna göre yaşlılık, ölüm ve maluliyet sigortalarının uygulanmasında sigortalının ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihte nüfus kütüğüne kayıtlı bulunan doğum tarihinin esas alınacağı hükme bağlanmıştır. Sosyal Sigortalar kanunun 120. maddesinde bahsedilen “ilk kaydın esas alınacağı” hükmüyle güdülen amaç bir kimsenin birden çok değişik tarihlerde nüfusa kaydedilmiş olması, nüfus kütüğü ile cüzdan arasında uyuşmazlık olması gibi hallerde ilk kaydın esas alınacağıdır. Yoksa kesinleşmiş mahkeme hükmü ile değiştirilen doğum tarihinin göz önünde tutulmayacağı değildir. Başka bir anlatımla kesinleşmiş mahkeme hükmü ile düzeltilmiş yaş kaydının asıl kabul edilmesi gerekir. Nitekim anılan madde paralelinde oluşturulan Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 83. maddesinde bu yön “….sonraki kayıt idare ve kaza mercilerinden verilmiş bir kararla yapılmış veya düzeltilmiş ise kararlar kesinleşmiş olmaları şartı ile nüfus kayıtlarına getirilmemiş olsa bile bu kayıt esas alınır…” şeklinde açıkça ifade olunmuştur. Bu nedenle kesinleşmiş mahkeme hükmü ile düzeltilmiş yaş kaydı asıl kabul edilmek gerekir. Ancak bu düzeltilmiş yaşın bir hakkın suiistimali niteliği taşımaması ve muvazaaya dayanmaması gerekir. Dava konusu olan olayda davacı 55 yaş koşulunun gerçekleşmesi açısından doğum tarihinin 1949 yılından 1946 yılına çekilmesini istemiş ve buna ilişkin mahkeme kararına dayanmıştır. Oysa incelenen yaş tashihi dosyasında, davacının 50 yaşını doldurmuş olduğu ancak bu yaştan sonra kesin yaş tayini yapılamadığı Adli Tıp uzman raporu ile bildirilmiş, hüküm ise istemin yaşa uygun olarak 1946 tarihi esas alınarak oluşturulmuştur. Ne var ki bu sonuç kesin bir belirleme olmayıp, biyolojik ve tıbbi gerçeklere uymadığı gibi 23.08.1965 tarihinde Sosyal Sigortalar kurumuna tecil edilen davacının 13.04.2001 tarihinde kesinleşen mahkeme ilamı ile yaş tashihi yapması salt yaşlılık aylığına hak kazanması için bu yola başvurulduğu, kimsenin muvazaa ile kanun amacına aykırı hareket etmeyeceği de nazara alınarak davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
    O halde davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 29.05.2003 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

  11. 818 Sayılı Borçlar Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2005) - 818 / m.41

    4857/m 77
    •İş Kazası
    •Maddi ve Manevi Tazminat
    •Sorumluluk
    ZARARLANDIRICI OLAYIN MEYDANA GELMESİNDE İŞVERENE YÖNELİK KUSUR SAPTANARAK SONUCUNA GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKİR
    YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    E. 2004/21-365
    K. 2004/369
    T. 16.062004
    DAVA: Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat  davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Gemlik Asliye Hukuk (İş) Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 17.07.2003 gün ve 2002/791-2003/465 sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 04.12.2003 gün ve 2003/9791-9903 sayılı ilamı ile, zararlandırıcı olaya maruz kalan işçi olay günü işyerinde buhar kazanı borulama işinde kaynakçı olarak çalışırken oluşan iş kazası sonucu ölmüştür.
    İnsan yaşamının kutsallığı çevresinde işveren, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlü olduğu iş Kanunu’nun 77. maddesinin açık buyruğudur.
    05.06.2003 günlü bilirkişi raporunda; 3/8 işverenlerin, 5/8 ise işçinin kusurlu olduğu belirtilmiştir.
    Oysa, hükme dayanak alınan bilirkişi raporunda; bilirkişiler, işçi sağlığı ve 4 güvenliği konularında uzman olmadıkları gibi iş Kanunu’nun 77. maddesinin öngördüğü koşulları gözönünde tutarak ve özellikle işyerinin niteliğine göre, işyerinde uygulanması gereken işçi Sağlığı ve işgüvenliği Tüzüğü’nün ilgili maddelerini incelemek suretiyle, işverenin, işyerinde alması gerekli önlemlerin neler olduğu, hangi önlemleri aldığı, hangi önlemleri almadığı, alınan önlemlere işinin uyup uymadığı gibi hususları ayrıntılı bir biçimde incelemek suretiyle kusurun aidiyet ve oranı hiç bir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek biçimdesaptamadıkları anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, kusur raporunun, hükme dayanak alınacak nitelikte olduğu söylenemez.
    Mahkemece yapılacak iş; olayın oluşu ve niteliğine göre işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman bilirkişi heyetine konuyu yeniden yukarıda açıklandığı biçimde inceletmek, verilen rapor sonrasında, hüküm tarihine en yakın tarihte belli alan asgari ücrete göre yeniden hesap raporu düzenletmek alınan raporlar dosyadaki bilgi ve belgelerle birlikte değerlendirilerek sonuca göre karar vermekten ibarettir.
    Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın ve özellikle, inandırıcı güç ve nitelikte olmayan kusur raporunu hükme dayanak almak suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasa ya aykırı olup bozma nedenidir.., gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapı lan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    KARAR: Dava, iş kazası nedenine dayalı maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacılar vekili, iş kazasında vefat eden muris nedeniyle davalılardan maddi ve manevi tazminatın tahsilini istemektedir.
    Yerel Mahkeme, meydana gelen iş kazasının oluşumunda davalılardan İ.H.D.’yl 3/8, davacılar muris işçi KS.’yi 5/8 oranında kusurlu bulan raporu ve bu oranlan dikkate alarak hesaplanan maddi tazminat tutarını gözeterek, istemin kısmen kabulüne karar vermiş, Yüksek Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçelerle hükmün bozulması üzerine, önceki kararında direnmiştir.
    Somut olayda, davacılar murisi, davalılardan Ç. Çelik Montaİ A.Ş’ye ait boru atölyesinde iş alan diğer dayalı müteahhit LH işçisi (kaynak operatörü) olarak, buhar kazanı borulama sistemine ait ‘spool’
    adı verilen iki ucu dirsekli bir parçanın imalinde çalışmakta iken, kaynak kontrolü amacıyla girdiği borunun içerisinde, kaynaklama sırasında boruya basılan ve yoğunluğu havadan daha fazla olan argon gazının boğucu etkisine maruz kalması sonucunda oluşan ‘hematoz’ nedeniyle vefat etmiştir.
    Anayasanın 17. maddesinde “yaşama bakla’ güvence altına alınmış, bu yasal güvencenin yaşama geçirilmesinde iş ve sosyal güvenlik mevzuatında da işçilerin korunması, işin düzenlenmesi, iş güvenliği, sosyal düzen ve adaletin sağlanması düşüncesi ile koruyucu bir takım hükümler getirilmiştir.
    Kamu düzeni düşüncesi ile oluşturulan işçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuat hükümleri; işyerleri ve eklerin de bulunması gereken sağlık şartlarını, kullanılacak alet, makineler ve hammaddeler yüzünden çıkabilecek hastalıklara engel olarak alınacak tedbirleri, aynı şekilde işyerinde iş kazalarını önlemek üzere bulundurulması gerekli araçların ve alınacak güvenlik tedbirlerinin neler olduğunu belirtmektedir. Burada amaçlanan; işvereni işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin tamamını almaya zorlamayarak, yapılmakta olan iş nedeniyle işçinin vücut tamlığı ve yaşama hakkının önündeki tüm engellerin giderilmesidir.
    Uygulamada önemli olan, işverenin iş kazasına neden olmuş hareketinin işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı bulunup bulunmadığının tespiti işidir.
    Bu konuda yapılacak ilk yargı işlemi, mevcut hükümlere göre alınacak tedbirlerin neler olduğunun tespiti işidir. Mevzuat hükümlerince öngörülmemiş, fakat alınması gerekli başkaca bir tedbir varsa, bunların dahi tespiti zorunluluğu açıktır. Bunların işverence tam olarak alınıp alınmadığı (işverenin koruma ted- biri alma ödevi, alınmamışsa zararın bundan doğup doğmadığı, duruma işçinin tedbirlere uymamasının etkili bulunup bulunmadığı (işçinin tedbirlere uyma yükümlülüğü) ve bu doğrultuda tarafların kusur oranı saptanacaktır. Sorumluluğun saptanmasında kural, sorumluluğu gerektiren ve yasada belirlenmiş bulunan durumun kendi özelliğini gözönünde bulundurmak ve araştırmayı bu özelliğe göre yürütmektir.
    Kaynak işlemi sırasında, boruya argon gazı basıldığı tartışmasızdır. Belirtilen işlemin tamamlanmasından sonra boğucu etkisi bulunan bu gazın ölçümünün yapılarak, tehlikeli boyutta olduğu saptandığında ise ortamdan tahliyesinin basınçlı hava yardımıyla yada gazın yoğunluğu nedeniyle borunun dikey konuma getirilip, akışkanlık sağlanarak yapılması gereklidir. Tüm bu önleyici tedbirlerin alınmadığı, iş güvenliği önlemlerini alma, kişisel güvenliğini sağlama konusunda inisiyatifin tek başına işçiye bırakıldığı, çalışılan ortam nedeniyle oluşan tehlikeler konusunda yeterli bilgi verilmediği görülmektedir. Aksi bir düşünce, işçinin, öldürücü etkisi sabit bir ortama bilerek ve isteyerek girdiği sonucu doğurur ki, bu durum, yaşam deneyimlerine ve hayatın olağan akışına uygun düşmez.
    işçi sağlığı, iş güvenliği ve yapılmakta olan iş nedeniyle işçinin eğitimi, bir kısım mevzuatı, hükümlerini içerir belgelerin kendilerine verilmesini değil, eylemli olarak, bu bilgilerin aktarımı ve öneminin kavratılması ile sağlanabilir. Eğitimden sonraki aşama ise, işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili önlemlerin alındığının ve uygulandığının denetlenmesidir.
    işverenlerce, iş güvenliği açısından hayati öneme haiz bulunan araç ve gereçlerin anılan kazalı tarafından kullanılması sağlandığında, kazalanma olasılığının tamamen ortadan kaldırılabileceği yadsınamaz bir gerçektir. İşçinin aynı işi uzun yıllardır yapıyor olması, işvereni tüm bu yükümlülükleri almaktan bağışık hale getiremez.
    Davalı işverenlerin kazalı işçiyi, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda yeterli derecede eğitmedikleri, çalışma usul ve esasları konusunda ise yeterli denetim ve gözetim sağlamadıkları, bu doğrultuda kişisel koruyucu ve aletleri kullanımına sunmadıkları görülmekte olup, tüm bu nedenler, zararlandırıcı olayın meydana gelmesinde ağırlıklı (baskın) kusurun dayalı tarafa ait olduğunu göstermektedir.
    Belirtilen nedenlerle, yerel mahkemece, aynı yönlere işaret eden Özel Daire bozma kararma uyularak, açıklanan maddi ve hukuki olgular doğrultusunda kusur raporu düzenletilerek, belirtilen şekilde hüküm kurmak gerekirken, direnme kararı verilmesi usule ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.
    SONUC: Davacılar vekilinin temyiz İtirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK,nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 16,06.2004 gününde oybirliği ile karar verildi.
    (20 Aralık 2004)

    ZARARLANDIRICI OLAYIN MEYDANA GELMESİNDE İŞVERENE YÖNELiK KUSUR SAPTANARAK SONUCUNA GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKİR
    YARGITAY
    HUKUK GENEL KURULU
    E. 2004/21-365
    K. 2004/369
    T. 16.062004
    DAVA Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat  davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; GemlikAsliye Hukuk (İş) Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 17.07.2003 gün ve 2002/791-2003/465 sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 04.12.2003 gün ve 2003/9791-9903 sayılı ilamı ile, zararlandırıcı olaya maruz kalan işçi olay günü işyerinde buhar kazanı borulama işinde kaynakçı olarak çalışırken oluşan iş kazası sonucu ölmüştür.
    İnsan yaşamının kutsallığı çevresinde işveren, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlü olduğu iş Kanunu’nun 77. maddesinin açık buyruğudur.
    05.06.2003 günlü bilirkişi raporunda; 3/8 işverenlerin, 5/8 ise işçinin kusurlu olduğu belirtilmiştir.
    Oysa, hükme dayanak alınan bilirkişi raporunda; bilirkişiler, işçi sağlığı ve 4 güvenliği konularında uzman olmadıkları gibi iş Kanunu’nun 77. maddesinin öngördüğü koşulları gözönünde tutarak ve özellik le işyerinin niteliğine göre, işyerinde uygulanması gereken işçi Sağlığı ve işgüvenliği Tüzüğü’nün ilgili maddelerini incelemek suretiyle, işverenin, işyerinde alması gerekli önlemlerin neler olduğu, hangi önlemleri aldığı, hangi önlemleri almadığı, alınan önlemlere işinin uyup uymadığı gibi hususları ayrıntılı bir biçimde incelemek suretiyle kusurun aidiyet ve oranı hiç bir kuşku ve duraksamaya yervermeyecek biçimde.saptamadıkları anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, kusur raporunun, hükme dayanak alınacak nitelikte olduğu söylenemez.
    Mahkemece yapılacak iş; olayın oluşu ve niteliğine göre işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman bilirkişi heyetine konuyu yeniden yukarıda açıklandığı biçimde inceletmek, verilen rapor sonrasında, hüküm tarihine en yakın tarihte belli alan asgari ücrete göre yeniden hesap raporu düzenletmek alınan raporlar dosyadaki bilgi ve belgelerle birlikte değerlendirilerek sonuca göre karar vermekten ibarettir.
    Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın ve özellikle, inandırıcı güç ve nitelik te olmayan kusur raporunu hükme dayanak almak suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasa ya aykırı olup bozma nedenidir.., gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapı lan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    KARAR Dava, iş kazası nedenine dayalı maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacılar vekili, iş kazasında vetat eden muns nedeniyle davalılardan maddi ve manevi tazminatın tahsilini istemektedir.
    Yerel Mahkeme, meydana gelen iş kazasının oluşumunda davalılardan İ.H.D.’yl 3/8, davacılar murisl iş çi KS.’yi 5/8 oranında kusurlu bulan raporu ve bu oranlan dikkate alarak hesaplanan maddi tazminat tutarını gözeterek, istemin kısmen kabulüne karar vermiş, Yüksek Özel Dairece yukanda yazılı gerekçe lerle hükmün bozulması üzerine, önceki kararında direnmişfir.
    Somut olayda, davacılar murisi, davalılardan Ç. Çelik Montaİ A.Ş’ye ait boru atölyesinde iş alan diğer dayalı müteahhit LH işçisi (kaynak operatörü) olarak, buhar kazanı borulama sistemine ait ‘spool’
    adı verilen iki ucu dirsekli bir parçanın imalinde çalışmakta iken, kaynak kontrolü amacıyla girdiği boru nun içerisinde, kaynaklama sırasında boruyo basılan ve yoğunluğu havadan daha fazla olan argon gazının boğucu etkisine maruz kalması sonucunda oluşan ‘hematoz’ nedeniyle vefat etmiştir.
    Anayasanın 17. maddesinde “yaşama bakla’ güvence altına alınmış, bu yasal güvencenin yaşama geçirilmesinde iş ve sosyal güvenlik mevzuatında da işçilerin korunması, işin düzenlenmesi, iş güvenliği, sosyal düzen ve adaletin sağlanması düşüncesi ile koruyucu bir takım hükümler getirilmişlir.
    Kamu düzeni düşüncesi ile oluşturulan işçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuat hükümleri; işyetleri ve eklerin de bulunması gereken sağlık şartlarını, kullanılacak alet, makineler ve hammaddeler yüzünden çıkabi lecek hastalıklara engel olarak alınacak tedbirleri, aynı şekilde işyerinde işkazolarını önlemek üzere bu lundurulması gerekli araçların ve alınacak güvenlik tedbirlerinin neler olduğunu belirtmek! edir. Burada amaçlanan; işvereni işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin tamamını almaya zorlamayarak, yapılmak ta olan iş nedeniyle işçinin vücut tamlığı ve yaşama hakkının önündeki tüm engellerin giderilmesidir.
    Uygulamada önemli olan, işverenin iş kazasına neden olmuş hareketinin işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı bulunup bulunmadığının tespiti işidir.
    Bu konuda yapılacak ilk yargı işlemi, mevcut hükümlere göre alınacak tedbirlerin neler olduğunun tespiti işidir. Mevzuat hükümlerince öngörülmemiş, fakat alınması gerekli başkaca bir tedbir varsa, bunların dahi tespiti zorunluluğu açıktır. Bunların işverence tam olarak alınıp alınmadığı (işverenin koruma ted- biri alma ödevi, alınmamışsa zararın bundan doğup doğmadığı, duruma işçinin tedbirlere uymamasının etkili bulunup bulunmadığı (işçinin tedbirlere uyma yükümlülüğü) ve bu doğrultuda tarafların kusur oranı saptanacaktır. Sorumluluğun saptanmasında kural, sorumluluğu gerektiren ve yasada belirlenmiş bulunan durumun kendi özelliğini gözönünde bulundurmak ve araştırmayı bu özelliğe göre yürüt mektir.
    Kaynak işlemi sırasında, boruya argon gazı basıldığı tartışmasızdır. Belirtilen işlemin tamamlanmasından sonra boğucu etkisi bulunan bu gazın ölçümünün yapılarak, tehlikeli boyutta olduğu saptandığında ise ortamdan tahliyesinin basınçlı hava yardımıyla yada gazın yoğunluğu nedeniyle borunun dikey konuma getirilip, akışkanlık sağlanarak yapılması gereklidir. Tüm bu önleyici tedbirlerin alınmadığı, iş güvenliği önlemlerini alma, kişisel güvenliğini sağlama konusunda inisiyatifin tek başına işçiye bırakıldığı, çalışılan ortam nedeniyle oluşan tehlikeler konusunda yeterli bilgi verilmediği görülmektedir. Aksi bir dü şünce, işçinin, öldürücü etkisi sabit bir ortama bilerek ve isteyerek girdiği sonucu doğurur ki, bu durum, yaşam deneyimlerine ve hayatın olağan akışına uygun düşmez.
    işçi sağlığı, iş güvenliği ve yapılmakta olan iş nedeniyle işçinin eğitimi, bir kısım mevzuatı, hükümlerini içerir belgelerin kendilerine verilmesini değil, eylemli olarak, bu bilgilerin aktarımı ve öneminin kavratılması ile sağlanabilir. Eğitimden sonraki aşama ise, işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili önlemlerin alındığının ve uygulandığının denetlenmesidir.
    işverenlerce, iş güvenliği açısından hayati öneme haiz bulunan araç ve gereçlerin anılan kazalı tarafından kullanılması sağlandığında, kazalanma olasılığının tamamen ortadan kaldırılabileceği yadsınamaz bir gerçektir. İşçinin aynı işi uzun yıllardır yapıyor olması, işvereni tüm bu yükümlülükleri almaktan bağışık hale getiremez.
    Dayalı işverenlerin kazalı işçiyi, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda yeterli derecede eğitmedikleri, çalışma usul ve esasları konusunda ise yeterli denetim ve gözetim sağlamadıkları, bu doğrultuda kişisel koruyucu ve aletleri kullanımına sunmadıkları görülmekte olup, tüm bu nedenler, zararlandırıcı olayın meydana gelmesinde ağırlıklı (baskın) kusurun dayalı tarafa ait olduğunu göstermektedir.
    Belirtilen nedenlerle, yerel mahkemece, aynı yönlere işaret eden Özel Daire bozma kararma uyularak, açıklanan maddi ve hukuki olgular doğrultusunda kusur raporu düzenlelilerek, belirtilen şekilde hüküm kurmak gerekirken, direnme kararı verilmesi usule ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.
    SONUC Davacılar vekilinin temyiz İtirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire boz ma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK,nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 16,06.2004 gününde oybirliği ile karar verildi.
    (20 Aralık 2004)

  12. 818 Sayılı Borçlar Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2005) - 818 / m.47

    Kişilik Haklarına Tecavüz
    Manevi Tazminat
    DAVACI İŞÇİNİN MANEVİ TAZMİNAT TALEBİNİN KABUL EDİLEBİLMESİ İÇİN, ÖNCELİKLE DAVALININ DAVACI ALEYHİNE AÇTIĞI DAVALARIN SONUCU BEKLENMELİDİR
    YARGITAY
    9. HUKUK DAİRESİ
    E. 2000/15824
    K 2001/1298
    T. 29.01.2001
    DAVA: Davacı, ihbar, kıdem tazminatı, fazla çalışma ikramiye, izin ücreti ile ücret ve manevi tazminat olacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
    Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hüküm süresi içinde, dayalı avukatınca temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:
    KARAR: 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.
    2- Mahkemece, davacı işçinin kişilik haklarına davalı işverenin tecavüzde bulunduğu da kabul edilerek manevi tazminat hüküm altına alınmış ise de, bu konuda yeterli araştırma ve inceleme yapılmış değildir. Gerçekten, davacının genel müdürlük görevini ifa ettiği sırada davalı işverenin arsasının ucuz fiyatla satın alındığı ve üzerine de davacı eşi adına bir bina yaptırdığı iddiası olduğu gibi başka isnadlarda  yapıldığı için Tarsus Asliye Hukuk Mahkemesinde 1998/466 esas sayı ile dayalı işveren tarafından davacı işçi aleyhine tazminat davası ve başka davalar açıldığı görülmektedir. Kişilik haklarına tecavüz koşulu gerçekleşip gerçekleşmediğinin anlaşılabilmesi İçin söz konusu dosyaların celbedilerek öncelikle sonuçlandırılıp sonuçlandırılmadığı belirlendikten sonra sonuçlandırıldığı takdirde verilen kararların bir değerlendirilmeye tabi tutulması gerekir. Örneğin, davalı işverene ait arsa üzerine davacı işçinin bir bina yapması ya da İşverene ait malzeme ile böyle bir şeyde bulunması gibi bir eylemi mevcut olup da tazminata mahkum olmuş ise, davacının kişilik haklarına saldırıda söz edilemeyeceğinden manevi tazminat isteğinin reddine karar verilmelidir.
    Belirtilen konular üzerinde etraflıca durularak araştırma ve inceleme yapılmak suretiyle hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmelidir.
    SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen sebepten BOZULMASINA, 29.01.2001 günün de oy ile karar verildi.
    (1 Ekim 2001)

  13. 818 Sayılı Borçlar Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2005) - 818 / m.81

    2822/m.25
    YASAL GREV KOŞULLARI GERÇEKLEŞMEDIĞİNDE YASA DIŞI GREVE KARAR VERMEK GEREKİR
    9. HUKUK DAİRESİ
    YARGITAY
    E, 1992/2607
    K. 1992/2667
    T. 06.03.1992

    Ö Z E T : 2822 saydı Yasa, 25. maddesinde grevin  tanımına yapmıştır. Bilgi ve belgeler, yapılan eylemin grev olduğunu kanıtlıyorsa ve eylemde yasal grev için aranan şartlar gerçekleşmemişse yasa dışı grevin unsurları oluşmuştur. Bu durumda da, Borçlar Yasasında 81. maddesine
    dayanılarak aksine hüküm kurulamaz.

    DAVA: Ö. Turizm Ticaret ve Sanayii Limited Şirketi adına Avukat s.Ö. ile AA. ve 11 arkadaşı adına Avukat H.A. aralarındaki dava hakkında Ankara 8.iş Mahkemesinden verilen 10.12.1991 günlü ve 472/71 sayılı hüküm, duruşmalı olarak davacı avukatınca temyiz edilmiş ise de HUMK’nun 438. maddesi gereğince duruşma isteğinin miktardan reddine ve incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
    KARAR 2822 sayılı TISGLK’nln 25. maddesinde grevin tanımı yapılmış ve ‘işçilerin topluca çalışmamak suretiyle işyerinde faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla aralarında anlaşarak veyahut bir kuruluşun aynı amaçla topluca çalışmaları için verdiği karara uyarak işi bırakmalarına grev denilir” hükmü getirilmiştir.
    Dosyadaki bilgi ve belgelerden ve davalıların birlikte imzalayarak işverene vermiş oldukları ve dosya ibraz edilen tutanaktan, işyerinde çalışan davalıların 25. maddenin tanımına girecek şekilde eylemde bulundukları anlaşılmaktadır. Bu eylemde kanuni grev için aranan şartlar gerçekleşmediği için kanun dışı grevin unsurları oluşmuş bulunmaktadır. Böyle olunca davanın kabulü ile davalıların eyleminin kanun dışı grev sayılması yolunda tespite karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde ve 8K’ nin 81. maddesi açısından değerlendirme yapılarak aksine hüküm tesisi isabetli değildir. 0 halde karar bozulmalıdır.
    SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenle BOZULMASINA, 6.3.1992 gününde oybirliğiyle karar verildi.
    (24 Ağustos 1992)

  14. 818 Sayılı Borçlar Kanunu İle İlgili Önemli Yargıtay Kararları (1992 - 2005) - 818 / m.104

    Tasarruf Teşvik Kesintisi
    • Nema Alacağının Ödetilmesi

    NEMA FAİZ NİTELİĞİNDE OLDU HESAPIANAN NEMA MİKTARINA EMEKLİLİK TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZ YÜRÜTÜLMESİ HATALIIMR
    YARGITAY
    9. HUKUK DAİRESİ
    E. 2002/9349
    K. 2002/23712
    T. 16.12.2002
    Davacı: tasarruf teşvik kesintisi ve nema alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
    Hüküm süresi içinde taraflar avukatlarınca temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
    KARAR: 1. Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının tüm davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.
    2. Davacının alacakları emekli tarihine göre belirlendiği halde hesaplamada dava tarihindeki katsayının esas alınarak hesaplama yapılması hatalıdır.
    3. Nema faiz niteliğinde olduğundan, hesaplanan nema miktarına emeklilik tarihinden itibaren faiz yürütülmesi, Borçlar Kanununun 104/son maddesindeki faize faiz yürütülmez yasağına aykırı olup bozma nedenidir.
    SONUÇ :Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, 16.12.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.
    (24 Mart 2003)

© 1949-2020 LASTİK-İŞ • TÜRKİYE PETROL KİMYA VE LASTİK SANAYİ İŞÇİLERİ SENDİKASI