
Covid-19 denetim altına alınamıyor. Dünya’nın büyük büyük adamları(!) kendilerine hiç güvenmediklerini belli eden bir eda ile ‘kışı bekleyin; yazı bekleyin’ deyip duruyorlar. ‘Aşı çıkana kadar bekleyin’! Şımarık çocuklar gibi, son günlerde bir de; ‘Aşıyı ben buldum; yok, sen değil, ben buldum.’ kavgası başladı.
Bunlar bir kayıkçı kavgası, tamam da; bu işin gerçekten suyu çıktı. Ölen insan sayısı 1 milyona doğru gidiyor. Yalnızca ABD’de 200 bini geçti. Resmi açıklamalar ne kadar doğru; orada da soru işaretleri var. Dünya’yı hala ‘Putin şöyle dedi; Trump böyle dedi’ diye oyalıyorlar. Bizimkiler de her zamanki çok bilmişlikleri içinde; ‘En iyisini biz başardık; en hafifini biz atlatıyoruz.’ havasında devam ediyorlar.
Gerçek şu: Dünya şaşkınlık içinde ve çaresiz. Nokta. Büyük bölümü çapsız politikacılar ne yapacaklarını şaşırmış durumda; yalanlarla, boş sözlerle debelenip duruyorlar.
Ama Dünya artık ‘maskeli’ oldu. Ya da bizi maskesiz kabul etmiyor. Dünya’nın, doğanın ‘istenmeyen misafirleri’ olduk. Her şey açık: Artık bu dünyaya ait değiliz! Buraya ait olsaydık maskesiz olurduk; köşe bucak aşı kovalamazdık…
Doğayı dağıttık. Canlıların doğal yaşam ortamlarını dağıttık.
*
Konu çok karışık değil aslında; sade ve basit. Bu nedenle okumakla da çok ilgisi yok. Daha fazla görmüş geçirmişlikle, ‘imbikten süzülen değerlerle’ ilgili bir durum. Bedri Rahmi’nin dediği gibi:
‘Şairim,
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası,
Ayak seslerinden tanırım.
Ne zaman bir köy türküsü duysam,
Şairliğimden utanırım.’
Başka bir örnek mi? Bir Kızılderili deyişi, unuttuğumuz ve anlamını değiştirdiğimiz her şeyi çok iyi özetliyor: ‘Toprak insana değil, insan toprağa aittir.’
Bu kadar sade işte. Günümüzdeki çıkmazı yaratan, yalnızca, sana ait olmayanı, seninmiş gibi üstlenip tepe tepe ve kirleterek kullanmak.
Tekniği geliştirirken dünyayı ve insanlığı kaybettiriyorlar. Böyle sanayileşme olur mu? Üretim, kentleşme, sağlık ve sosyal politikalar çöküyor. Kapitalizmin tüm politikaları 2008 yılında başlayan bir süreçle tam anlamıyla iflas etmiş durumda. Artık yürümüyor; ölüyü diriltmeye çalışıyorlar.
Neden bu noktaya gelindi? Çünkü ‘en çok kar’ güdüsüyle, ‘düzgün’ toplumsallık, temiz hava, yeşil dünya, adaletli gelir dağılımı mümkün değil. Bütün bu yaşananlarla hala anlatamadı mı doğa bu gerçeği?
Bu sorunun yanıtını Kızılderili deyişinden anlamayan olursa, Derviş Yunus’tan dinlesin: “Mal sahibi, mülk sahibi: hani bunun ilk sahibi?”
Bu da yetmediyse Aşık Veysel var sırada: “ Benim sadık yârim kara topraktır”
Ya da “Artık anlamalıyız ki: Bizler hiçbir zaman doğaya egemen olmak gibi bir çaba içinde olmamalıyız. Tersine etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parça ve onun tam ortasında olduğumuzun bilinciyle davranmalıyız. Hele var oluşumuzun ilk koşulu olan suyu ve toprağı bir alışveriş nesnesi yapmak, insanın kendisini bir alış-veriş nesnesi yapmaya doğru atılmış bir adımdır. Su ve toprağın alınır-satılır bir mal haline getirilerek bir azınlığın tekeline alınması ve geri kalanların dışlanması, ahlaksızlıktan başka bir şey doğurmaz.”
Bu da 150 yıl öncesinden gelen ve doğanın işleyişi üzerine yapılan bir uyarı. Acaba Engels’in bu uyarıları dikkate alınsa ve bu ‘bilince’ düşünseydi insanoğlu; bu anlayışla teknoloji ve sanayi gelişseydi; bugün bu Covid salgını olur muydu? Kapitalizmin çökmüş ve çürümüş uygulama yöntemleri ve düşünce biçimleri tüm dünyada böylesine yaygınlaşabilir miydi?
*
Bakış açısı ve bilinç üzerine konuşuyoruz. Konu kaçınılmaz olarak doğa-toplum ilişkisine, toplumun, doğayı yok etmeden kendisini uygun biçimlerde sürdürmesine gelip dayanıyor. Başka bir deyişle aslında konunun özü, toplumun gerçekleştirdiği her türlü üretim faaliyetleri ve buna bağlı olarak yaşanan sınıfsal ilişkiler.
İnsanların bir arada yaşamasını sağlayan, temel gereksinimleri karşılamaya dönük bir üretim faaliyetini mi örgütleyip geliştirmeliyiz? Yoksa ‘her arz kendi talebini yaratır’ diyerek, doğanın tüketilmesi başta olmak üzere bugün içine girdiğimiz çıkmazlara bizi sokan üretim ve örgütlenme biçimlerini mi sürdürmeliyiz?
Dönüp dönüp aynı yere geliniyor: Bilinç, aslında ‘ne’ olduğunu ve ‘neye’ ait olup- olmadığını bilmektir. Ne olduğunu ve neye ait olduğunu biliyorsan ‘bilinçli’ diyorlar; bilmiyorsan istediğin kadar gez dolaş ya da oku; tahsil et; ‘bilinçsizlik’ anlamına geliyor.
Bilinçsizlik varsa, işte o zaman birbiri ile ilişkisi yokmuş gibi ‘görünen’ konular arasındaki bağlar kopuyor. Örneğin Covid -19 nedir? Neden oldu? Ne yapılmalıdır? soruları ile ‘Yeni bir toplu sözleşme yasası ne getiriyor? Özgürlüklerin genişletilmesini ve demokratikleşmeyi sağlıyor mu?’ soruları aslında aynı yola çıkıyor. Biri anlaşılamıyorsa öteki hiç anlaşılamıyor. Arasındaki ilişki kurulamadığında ise hiçbir konu gerçek anlamda kavranamıyor.
Salgın, sınıf ve bilinç üçlemesi üzerine oluşturulan bu yazıya son bölümüyle devam edeceğiz.

















