“Her sabah taze bir başlangıçtır” derler. Her yeni yıl da öyle. Hele yeni yılın ilk günlerinde insanlar daha bir umut dolu ve geleceğe güven duygusu ile yaşarlar; iletişim kurarlar.
Böyle olmasa, herhalde kahrımızdan ölürdük.
Ama “ iyi bir yıl “ ya da “ iyi bir gelecek ” nasıl oluşabilir? Toplumsal alanda “daha iyi”, ancak sizin “iyi saydığınız” değerler ve amaçlar için mücadele etmenizle gerçekleşebilir.
Çünkü herkesin iyisi birbirinden farklıdır.
Biz de, iyileştirmek için mücadele etmek zorunda olduklarımızı ortaya dökerek yeni yılı karşılayalım istedik. Neleri düzeltirsek iyi oluruz? Ya da iyi olmamız için yerine getirmemiz gereken değişimler neler olabilir?
2024 yılına yeni girdiğimiz şu günlerde en dikkat çeken konu; yoksulluk. Bir zamanlar yoksulluktan söz edene “yoksulluk edebiyatı yapma” denilen günler artık geride kaldı. Şimdi yoksulluktan, açlıktan söz edilmeyen bir an bile yok.
Bu durumun bir sonucu olarak örgütlü, örgütsüz tüm çalışanların taleplerinde önemli bir yükseliş görülüyor. Elbette sendikalı, örgütlü çalışanlar taleplerini birlikte ve daha yüksek sesle dile getiriyorlar. Örneğin 2023 yılının son çeyreğinden bugüne görüşmeleri süren toplu iş sözleşmelerinde genel eğilim yoksulluk ve açlıkla başedebilecek bir talep yüksekliğidir. Toplum, bu değişim, başaracaktır. Suret-i haktan görülen ama aslında değişimden için için korkanlara karşın bu yıl, önemli bir değişiklik yılı olacaktır. Bu yönde ilk işaret asgari ücret tartışmalarında yaşandı. Yine ölü doğmuş bir asgari ücret söz konusu. Bir iki ay içinde açlık sınırı net 17.000 TL/Ay’ı aşacaktır. “Asgari ücreti yıllık olarak arttırdık” diyenler 2024 ortasında yeniden bir artışa yönelecektir. Yaşayıp göreceğiz.
Bugün Türkiye’de işçilerin, ücretlilerin yoksullaşması arttı, satın alma güçleri çok geriledi. Çünkü enflasyon olağanüstü yükseldi; vergiler ücretliyi boğmaya başladı. Türkiye’de enflasyon örneğin Almanya’nın, Fransa’nın on katına ulaştı. Üstelik devletin yani Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı enflasyon değerine kimse inanmıyor. Bu durum artık şakalara konu oluyor. Ama bu açıklamaların sonuçları hiç de şakayla karşılanacak gibi görünmüyor.
Öte yandan Türkiye’de gerçek bir iş güvencesi de yok. İş güvencesi yokluğunun en önemli sonucu, gelecek endişesi yaratmasıdır. Böyle bir endişe ister istemez günlük beklenti ve talepleri arttırmaktadır.
Yeterli güvenceler olsa, sosyal devlet uygulaması ile çalışanların aç-açık kalmayacağı korumalar gerçekleştirilse talepler bu oranda yükselmeyeceği gibi sorunların çözümü de daha kolay olacaktır.
Ama nerede? Deyim yerindeyse “ücretlinin gelirine çökmenin” başını, ücretliyi koruması gereken devlet çekiyor.
O nedenle bugün “insanca ücret-vergide adalet” kavramları Türkiye’deki eşitsizlik ve adaletsizlikleri dile getirmek için kullanılıyor. Ama aslında insanca yaşayacak bir ücret talebi, işçilerin yüzlerce yıldır sürdürdüğü sendikal mücadelenin ana taleplerinden birisidir. Gerçekten de örneğin asgari ücreti kavramı bu mücadeleden doğmuştur. Bugün dünyanın birçok ülkesinde asgari ücret, temel ihtiyaçları karşılamaya yetecek düzeydedir. Ülkemizde ise ne yazık ki böyle bir durum yoktur. Asgari ücret açlık sınırının bile altına düşerek varlığını sürdürmektedir. 2023 yılında yıl başında %55, yıl ortasında %34 artmasına karşın, asgari ücret açlık sınırının altında kalmıştır. Aynı şekilde Türkiye’deki asgari ücret Arnavutluk, Bulgaristan gibi bir iki ülke hariç bırakıldığında, tüm Avrupa ülkelerinden daha düşüktür.
Vergi adaleti kavramı da tarih boyunca sendikaların temel mücadele alanlarından birisini oluşturmuştur. Öncelikle sosyal devletin var olabilmesi için “çok kazanandan daha çok vergi alma” anlayışına dayalı bir yapısal değişim gerçekleştirilmelidir. Bugün ülkemizde geliri yani satın alma gücü artmayan işçilerden her geçen yıl daha fazla vergi alınmaktadır. İşçinin, emeklinin, yoksulun sosyal hizmet yoluyla refah seviyesini yükseltmesi gereken devlet, günümüzde vergi yoluyla yoksuldan zengine kaynak aktarmanın aracı haline gelmiş bulunmaktadır. Bugün adaletli bir vergi düzeni için 2023 yılında 70.000-TL olarak belirlenmiş bulunan %15’lik ilk vergi diliminin ücretliler için 328.000-TL’ye yükseltilmesi gerekiyordu. Aynı değerler 2024 yılı için incelendiğinde, ilk vergi diliminin 110.000-TL’ye çıkarıldığı görülüyor. Oysa 2023 yılında olması gereken 328.000-TL tutarı, yalnızca enflasyon + ulusal gelir artışı kadar arttırılsa bile yaklaşık 462.000-TL’ye ulaşıyor. Bunun anlamı, 2024 yılında 110.000-TL ile 462.000-TL arasındaki yaklaşık 352.000-TL’lik tutarın vergisinin satın alma gücü artmayan işçilerden ya da diğer çalışanlardan alınıyor olmasıdır.
İlk vergi diliminin gelişimi incelendiğinde ilginç sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Örneğin 2000 yılında ilk vergi dilimi, 2000 yılı için belirlenmiş asgari ücretin yaklaşık 21.8 katıdır. Bu oran, 12 ay boyunca asgari ücretin ilk vergi diliminde kalması ve üst vergi dilimlerine yükselmemesi anlamına gelir. Bugün 2024 yılı için belirlenen ilk vergi dilimi 110.000-TL iken, asgari ücretin tutarı 20.000-TL/Ay’dır. Dolayısıyla asgari ücretliler 5. Aydan sonra bir üst vergi dilimine geçmektedirler. Yukarıda belirtilen değerler uygulanabilse idi; asgari ücret 2024 yılında 39.000 TL/Ay olacak, ilk vergi dilimi ise yıllık 462.000 TL olarak gerçekleşecekti. Başka bir deyişle ilk vergi dilimi asgari ücretin yaklaşık 12 katına ulaştığından, asgari ücretlinin ödediği vergi oranı yıl boyunca aynı kalacaktı.
Üstelik iki yıl önce alkışlarla açıklanan bir uygulama ile asgari ücret, vergi dışı bırakılmıştı. Bu uygulamanın gerçek bir vergi dışı bırakma olmadığını o zaman da belirtmiştik. Çünkü işçilere ödenen vergi iadeleri de vergi ile birlikte kaldırılmıştı. Bu iki tutar birbirine neredeyse eşitti. Kısaca devlet asgari ücretten vergi kesintilerini kaldırırken çalışanlara ödediği vergi iadesini de kaldırıyordu. Tam bir başa baş durumu söz konusuydu. Ama devlet durumu kurtarıyor ve asgari ücretten vergiyi kaldırmış görünüyordu.
Konuyu daha iyi anlayabilmek için vergi dilimleri ile asgari ücret ilişkisinin son 24 yılda nasıl geliştiği ekteki tabloda gösterilmiştir. Gerçekten gösterilenle yaşananın ne kadar farklı olabileceği bu tablodan açıkça görülmektedir. Hani ünlü bir deyim vardır: Kurbağayı yavaş yavaş ısıtarak uyuşturmak. Burada da 2000 yılında 21.8 katla başlayan fark her yıl azalarak 5 kat dolayına inmiş bulunmaktadır. Böyle bir sonucun kendiliğinden doğması mümkün değildir. Bunu yaratabilmek için birilerinin gerçekten derin uzmanlığına ihtiyaç vardır. Bu derin uzmanlığın yol gösterici hedefi ücretlinin vergi yükünü giderek arttırma anlayışıdır. Görüntüyü asgari ücretin vergisi kaldırıldı şeklinde göstererek aslında asgari ücretli dahil tüm ücretlilerin vergi yükünü arttırmak, gerçekten de hüner isteyen bir iştir. Bu hüner gösterilmiştir.
| Yıl | İlk Vergi Dilimi TL/Yıl | Asgari Ücret TL/Ay | Oran |
| 2000 | 2.500.000.000 | 114.300.000 | 21.8 |
| 2002 | 3.800.000.000 | 236.437.875 | 16.1 |
| 2005 | 6.600 | 488.70 | 13.5 |
| 2009 | 8.700 | 679,5 | 12.8 |
| 2010 | 8.800 | 744.75 | 11.8 |
| 2015 | 12.000 | 1.237,5 | 9.7 |
| 2016 | 12.600 | 1.647 | 7.65 |
| 2017 | 13.000 | 1.777 | 7.31 |
| 2018 | 14.800 | 2.029,5 | 7.29 |
| 2019 | 18.000 | 2.558,4 | 7.03 |
| 2020 | 22.000 | 2.943 | 7.48 |
| 2021 | 24.000 | 3.577,5 | 6.71 |
| 2022 | 32.000 | 5.737,5 | 5.78 |
| 2023 | 70.000 | 11.711 | 5.98 |
| 2024 | 110.000 | 20.000 | 5.5 |
Vergi yükündeki bu “planlı yüklenmenin” dışında vergi adaletsizliğinin ikinci boyutu da toplanan verginin niteliğine ilişkindir. Türkiye’de bugün vergi gelirlerinin yaklaşık %70’i tüketim vergilerinden oluşmaktadır. Bilindiği gibi bu vergiler KDV, ÖTV gibi adlarla toplanan vergilerdir. Bu türden vergiler tümü tüketiciye yansıtılan en adaletsiz vergilerdir. Çünkü bu vergiler gelir düzeyi ne olursa olsun herkesten aynı tutarda alınırlar. Örneğin herkes ekmek alırken, deterjan ya da sıvı yağ alırken, araba alırken aynı vergiyi ödemektedir. Oysa vergilerin adaletli olması demek çok kazananın daha çok vergi vermesi demektir. Dolayısıyla Türkiye’de adil bir vergi düzeni için toplam vergi gelirleri içindeki tüketim vergisi payını hızla düşürecek bir yapısal dönüşüme ihtiyaç vardır.
Bugün ücretliler üzerindeki vergi yükü çok adaletsiz ve çok ağırdır. Demokratik ve barış içinde yaşayan bir toplum olmanın yollarından biri adaletli vergi düzeni oluşturmaktır. Toplumun elde edilen geliri meşru saymasının başka yolu yoktur. Bu durum vergilendirilmiş kazanç kutsaldır şeklindeki sözde ifadesini bulmaktadır. Var olan durumun devam etmesi ise yoksulluğun giderek artması sonucunu doğuracak ve toplumsal gerilimleri yoğunlaştıracaktır.
















