Bir süredir, ne kadar yazarsak yazalım, hiç kimsenin duymadığı algısıyla ara vermiştik. Gerçekten de bu durumun yarattığı olumsuzluk kalem oynatmayı engelliyordu. Ancak bir süre önce Arjantin’li sendikacılarla görüşürken ortaya çıkan durum başka bir sonuç doğurdu. Arjantin’li sendikacılar yazılarımızı İspanyolca’ya çevirmiş ve okumuşlardı. Enflasyon ve ücret üzerine yapılan değerlendirmelerden çok yararlandıklarını üstüne basa basa vurguladılar. Türkiye ile benzer özellikleri olan Arjantin’i anlamak için de bu yazılardan önemli sonuçlar çıkardıklarını belirttiler. Aslında Türkiye’de birçok tanıdık da yazıların devamını beklediklerini söylüyordu. Dolayısıyla yaşanan bu gelişmeler yeniden bir şeyler karalama konusunda adım atmanın gerektiğini gösterdi. Bu nedenle kısa kısa başlıklar halinde yeni bir giriş yapmayı ve bu başlıkları ayrıntılı bir biçimde inceleyecek yeni yazılar kaleme almayı uygun bulduk.
Bu arada yazmaya ara verdiğimiz dönemde beklenmedik yeni durumlar ortaya çıktığı gibi bazı konularda değişimin ne kadar zor olduğunu gösteren “eski tas, eski hamam” örnekleri de yaşandı.
2. ŞİMDİ SIRA SAVAŞA MI GELDİ?
Bir süredir ilginç gelişmeler yaşanıyor. Yeni bir küresel savaşın, başka bir deyişle 3. Dünya savaşının başlamasından söz ediliyor. Türkiye’den yetkililer de bu yönde değerlendirmeleri seslendirmeye başladılar. Son olarak Hamas liderlerinden Haniye’nin İsrail tarafından İran’da füze saldırısı ile öldürülmesi de bu gelişmeleri tırmandıran bir olay olarak gerçeklemiş bulunuyor. Ancak ne olursa olsun; “asıl sözü Amerika’nın söylediği bir İsrail provokasyonuyla” dünyanın küresel bir savaşa süreklenmesine karşı çıkılmalıdır.
Dünya’nın yaşadığı iki büyük savaşın temel özelliği, emperyalistlerin dünya kaynaklarını yeniden bölüşebilmek için 10 milyonlarca insanın ölümünü ve büyük yıkımları göze alarak savaşları başlatmış olmalarıdır. Bugün de dünya çapında etkileri olan bölgesel nitelikli çatışmalar ve savaşlar Ortadoğu’dan Kafkasya’ya ve Asya’nın derinliklerine kadar uzanarak devam ediyor. Bir yanda Çin ve Rusya’nın diğer yanda Amerika ve Avrupa’nın yer aldığı bir kutuplaşma yaşanıyor. Ayrıca Batı’nın kendi içinde de çatışmacı eğilimlerin varlığı gözleniyor. Dolayısıyla bu ortam içinde bir dünya savaşının çıkabileceği yönünde değerlendirmeler yapılıyor.
Hemen belirtmek gerekiyor ki, bugün ortaya çıkan çatışmalar uygulanan politikaların kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bütün Dünya’yı “bir köye çevirmekle” övünen kapitalist güçler, sermaye birikiminin sınırlarına gelmiş olmanın sancılarıyla yeni paylaşım yolları arıyorlar. Halkın ve işçi sınıfının savaştan kazanacağı hiçbir şey olamaz. Savaşı bir çıkış gibi gösteren güçlerin ise hedeflerini meşrulaştırmak adına her türlü kışkırtma ya da çarpıtmaya başvuracağına kuşku yoktur. Deyim yerindeyse “Amaca ulaşmak için her yol mübahtır.”
Burada, yaşamı savaş meydanlarında geçen Mustafa Kemal’in “Yurt savunması söz konusu değilse savaş bir cinayettir.” biçimindeki anlayışını bir kez daha belirtmek gerekiyor. İşçilerin ve tüm emekçilerin canlarını kaybedeceği, aç ve açıkta kalacağı, Dünya’yı büyük bir yıkımın içine sokacak adımların atılacağı bir savaşa karşı çıkılmalıdır. Bugün var olan savaş söylemi, emekçilerin savaşa hazırlanması için uygun ortamın yaratılması amacıyla yaygınlaştırılıyor olabilir. Buna da özellikle dikkat edilmelidir.
Öte yandan, bu “savaş çıkıyor” havası, hazırlıkları tamamlanan ve çalışanlardan yeni özverilerin isteneceği bir dönemin koşullarını olgunlaştırmak için de uygun düşebilir. Savaş olasılığı bahane edilerek halkın kemer sıkmasının sağlanması ve bu politikalara karşı tepkisiz kalması için uygun koşulların yaratılması amaçlanmış olabilir. Bu nedenle hangi ortam ve gerekçeyle olursa olsun sendikal mücadelenin hedefi demokratikleşme olmaktan çıkmamalıdır. Elbette vazgeçilemeyecek bir başka hedef de çalışanların yoksulluktan kurtarılması ve satın alma gücünün iyileştirilmesi için çaba gösterilmesidir.
3. YENİDEN ASGARİ ÜCRET TARTIŞMALARI…
Hiç bitmeyen hikaye devam ediyor: Türkiye bir kez daha asgari ücreti konuşuyor. Yüksek enflasyon koşullarında ortaya çıkan beklentiye karşın, asgari ücrete Temmuz 2024 de zam yapılmadı. Net asgari ücret 17 bin TL /AY, brüt asgari ücret ise 20 bin TL/Ay da çakıldı kaldı. Bu tutarların 2025 yılı Ocak ayına kadar arttırılmayacağı da vurgulanıyor. Elbette, yaşayıp göreceğiz.
Aslında Türkiye’de asgari ücret, bütün gelir paylaşımı hikayesinin özeti gibi… Konuya ilişkin tüm tartışma alanlarını içinde taşıyor. Asgari ücret -açlık sınırı ilişkisi; asgari ücret yada asgari ücrete yakın ücret alarak yaşayanların toplum içindeki oranı; yüksek enflasyon koşullarında ücret belirleme yol ve yöntemleri tartışması; gelir dağılımında ücretliler aleyhine ortaya çıkan bozulma; asgari ücret ve toplu sözleşme düzeni ilişkisi; asgari ücretin yaygın bir ücret haline gelmesine yol açan gelişme süreci; asgari ücretin nasıl iyileştirilebileceği konusu; “teşmil adı verilen bir uygulamayla asgari ücrete bağlı sorunların ortadan kaldırılıp kaldırılamayacağı” tartışması ;tek bir asgari ücret mi, yoksa bölgelere göre değişik uygulanacak çoklu bir asgari ücret düzeni mi? Benzer şekilde ayrıntılara indikçe sorulabilecek onlarca soru var.
Sözü hiç uzatmadan bu denli yoğun etkileri olan asgari ücret tartışmasının tüm toplumu kapsayacak şekilde ve çok yönlü olarak sürdürülmesi gerektiği vurgulanmalıdır. Türkiye’nin toplam çalışanların yarısından fazlasının asgari ücret aldığı bir yapıyla daha fazla yol alması mümkün değildir. Ancak ortaya çıkan sonuç bir rastlantı da sayılamaz. Var olan sistemin bir sonucu olarak kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu sonuç çalışanların tümünü kapsayan demokratik müzakere süreçleri yaşanmadan düzeltilemez. Başka bir deyişle, toplu iş sözleşmeleri tüm çalışanları içine alacak şekilde yaygınlaştırılmalıdır. Asgari ücret çoğunlukla toplu iş sözleşmesi müzakereleri ile belirlenmeli ve uygulanmalıdır. Ancak bu nitelikteki bir toplu sözleşme düzeninin şimdi olduğu gibi işyeri sözleşmeleri ile sınırlı kalması mümkün değildir. Dolayısıyla Türkiye yeni bir endüstri ilişkileri düzenini ve bu düzenin tamamlayıcısı olarak yeni bir toplu iş sözleşmesi yapısını tartışmaya başlamadıkça, asgari ücret sorunlarını çözemeyecektir.
Ayrıca bugün var olan teşmil düzenlemesinin uygulanmaya başlaması ile sorunun çözülebileceğini öne sürmek de yeterli bir yaklaşım olamaz. Nitekim Türkiye’de 40 yılı aşkın bir süredir, teşmil uygulaması başlangıçta gündeme gelen bir iki deneme ile sınırlı kalmış ve gelişememiştir. Çünkü var olan yasal düzen içinde teşmile uygun toplu iş sözleşmeleri bağıtlanamamaktadır. Bakanlar kurulunun üzerinde oynayarak ve tümüyle kendi özgürlük alanı içinde gerçekleştireceği bir teşmilin de yaşama şansı olmamıştır. Bütün bu süreç sonuç olarak toplu iş sözleşmesi kapsamı içinde yer alan %7-8’lik bir işçi topluluğu dışında milyonlarca çalışanı korumasız bırakmış ve siyasal etkiler altında yetersiz belirlenen asgari ücrete mahkum etmiştir. Demokratik bir toplumda asgari ücretle çalışanların oranı tüm çalışanların çok küçük bir bölümünü oluşturmalıdır. Ücretler genel olarak toplu iş sözleşmesi yoluyla belirlenmeli ve yaygınlaşmalıdır. Asgari ücretin yasal olarak belirlenmediği ülkelerde bile ücretler tüm çalışanları kapsayacak şekilde toplu iş sözleşmeleri ile saptanmaktadır. Bu konuda yaygınlaşmayı sağlayacak ve sorunu çözebilecek demokratik araç, çok düzeyli toplu pazarlık yapısı içinde yer verilecek olan işkolu düzeyindeki toplu iş sözleşmeleridir. Ancak Türkiye’de bu konuda yasa ile düzenlenmiş bir yasak söz konusudur.
Asgari ücret konusunda ortaya çıkan çözümsüzlük, daha çok sermaye çevrelerince talep edilmiş bulunan “bölgesel asgari ücret” kavramını da yeniden gündeme getirmiş bulunmaktadır. Bölgesel asgari ücret günümüz koşullarında “çaresizliğin doğurduğu geçersiz bir çözüm önerisi” gibi görünmektedir. Çünkü, bölgesel asgari ücret yaklaşımıyla yapılacak düzenlemeler, asgari ücret düzeyini ve tüm ücret düzeylerini geriletmekten başka bir sonuç vermeyecektir. Unutulmamalıdır ki bölgesel asgari ücret talebi, var olan asgari ücreti yükseltmek amacıyla değil; görece geri kalmış bölgelerde daha düşük asgari ücretler uygulanmasını sağlamak için geliştirilmiştir. Bölgesel asgari ücret uygulamasının dünya ülkelerinde de anlamlı ve yaygın örnekleri yoktur.
Türkiye’nin çalışma ilişkileri alanındaki temel sorunu, toplu iş sözleşmelerinin gelir dağılımını düzenleyici bir nitelik taşımamasıdır. Var olan yasal çerçevede, işyeri toplu iş sözleşmeleri yoluyla toplu iş sözleşmelerine ulaşılması mümkün kılınmıştır. Bu düzen içinde gelir dağılımını daha dengeli bir duruma getirecek ve tüm çalışanlara yaygınlaştırılacak uygulamalar mümkün değildir. Özellikle 1983 yılından başlayarak ortaya çıkan 40 yıllık deneyim, var olan yapının ücret dengesizliklerini arttırdığını, eşitsizlikleri çoğalttığını, çalışanlardan sermayeye olağanüstü bir gelir aktarımına yol açtığını ve zaman zaman haksız rekabeti doğurarak çok yönlü çözümsüzlükleri var ettiğini açıkça göstermiştir.
Yüksek enflasyonun yaşandığı bir ülkede asgari ücretin, diğer bütün ücretler gibi daha kısa aralıklarla arttırılması da bir zorunluluktur. “Asgari ücret artışının fiyatlarda artışa yol açtığı” ileri sürülerek asgari ücretin artması engellenemez. Böyle bir anlayış, gerekçesi ne olursa olsun, insanlık dışı bir yaklaşımdır. Emeğin ölçüsüz sömürüsünün kapılarını ardına kadar açmaktır. Bu niteliği ile toplumda var olması gereken ortak uzlaşıyı da ortadan kaldırmaktadır. Çünkü çalışanları açlığa mahkum eden uygulamaları, emekçilerin sessizce kabul etmeleri beklenemez. Böyle bir yaklaşımla hiçbir toplumda barış ortamını sağlamak mümkün değildir.
Bugün asgari ücret tartışmaları belirtmeye çalışılan çok yönlülük içinde ele alınmalı ve gerçek bir yapısal çözüm üretebilecek şekilde sürdürülmelidir. Toplumun açlık sınırının altında asgari ücrete uzun yıllar mahkum olmamasının yolları mutlaka bulunmalıdır. Bu nedenle asgari ücret konusunu sözü edilen çok yönlülük içinde değişik boyutlarıyla yeniden ele almak kaçınılmaz görünüyor.
4. SENDİKALAR YENİDEN YAN YANA!
Türkiye’nin bugün geldiği aşamada geçmişte yaşanan ama uzunca bir süredir örneği görülmeyen bir gelişme de gerçekleşti. Türk-İş, DİSK ve Hak-İş bir araya gelerek ücretlerin gerilemesini engellemek ve asgari ücretin arttırılmasını sağlamak için birlikte mücadele edeceklerini duyurdular. Bu gelişme emekçilerin hak ve çıkarları açısından keskin bir dönemece gelindiğini ve yolun artık bittiğini göstermektedir. Emek örgütlerinin ortak mücadelesi elbette önemlidir ve gereklidir. Ancak bu mücadelenin uzun yıllardır neden birlikte sürdürülemediğinin de dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Temel hedefi demokratikleşme olmayan bir ücret kavgası anlamlı bir sonuç üretemez. Hele yüksek enflasyon koşullarında bir an için ücretlerde bir iyileşme yaratmanın, süreklilik sağlanamazsa, bir önemi olmayacaktır. Türkçe’de böyle durumlara uygun olarak kullanılan ifade “saman alevi”dir. Emekçilerin bir araya gelişi de, bu bir araya gelişten ortaya çıkacak sonuçlar da saman alevi gibi olmamalı ve kalıcı izler bırakabilmelidir.
5. TASARRUF DİYE DİYE…
Herkes işçilere “Daha azı ile yetinin” diyerek ekonomik bir çözüm üretiyor! Şimşek modeli, 1980’ler de uygulanan, “yüksek enflasyonu, insanları aç ve işsiz bırakarak düşürmeyi ön gören” parasalcı politikaların bir devamı aslında. Gerçekten de günümüzde enflasyon konusunda geçerliliği kalmamış politikaları çözüm olarak sunanlar oldukça fazla. Bugün, bozulacak bir ezber varsa, hiçbir soruna çözüm üretmeyen bu yeni liberal yaklaşımdır. Türkiye gibi bir ülkede enflasyon oranının gerçekte ne kadar olduğu bile bilinmemektedir. Buna karşılık TÜİK’in, artık gerçek dışı olduğu genel kabul gören açıklamalarına göre bile, Türkiye’deki enflasyon ABD’nin, İngiltere’nin 25-30 katıdır. Bütün dünyada son bir yılda %10-15 gerileyen gıda fiyatları Türkiye’de yine TÜİK rakamlarına göre yaklaşık %100 artmıştır. Son birkaç yılda ücretlilerin toplam ulusal gelirden aldığı pay üçte birden dörtte bire gerileyerek %25’lere düşmüştür. Emekliler mutlak bir yoksulluk yaşamaktadır. En az 5 milyon emeklinin geliri, ayda 20 bin TL’ye yaklaşmış olan açlık sınırının yarısıdır. Çalışanların %60’a yakını asgari ücret dolaylarında ücret almaktadır. Şimdi, Temmuz 2024’de asgari ücret de arttırılmamıştır. Ocak 2025’e kadar 17 bin TL/Ay gelirle yaşamak birilerine göre mümkün görünebilir; oysa böyle yaşamak mümkün değildir. Üstelik, Temmuz 2024 değerlerine bakarak enflasyonun düşüşe geçtiğini ileri sürmek de tam anlamıyla gerçekdışı bir iddiayı ortaya atmaktır. Evet, 2024 yılının Temmuz ayında 12 aylık enflasyon oranı% 73’den % 61’e gerilemiş görünüyor. Ancak bu gerilemenin, TEMMUZ 2024 de fiyat artışlarında yaşanan bir düşüşten kaynaklanmadığı ortada…Çünkü gerilemenin,2023 yılı Temmuz ayında gerçekleşen % 9.49 oranındaki korkunç fiyat artışının hesaplamadan çıkarılması sonucu ortaya çıktığı görülüyor. Oysa 2024 Temmuzunda fiyatlar TÜİK’e göre % 3,23;İTOya göre % 4,5; ENAG’a göre ise % 5.5 artmıştır. TÜİK’in açıkladığı % 3.23 bile gerçek kabul edilse, bu değer birçok ülkenin yılık enflasyon oranından daha yüksektir. Temmuz aylarında enflasyon geleneksel olarak düşük gerçekleşir. Nitekim son 25 yıla bakıldığında 2023 yılının olağanüstü değeri hariç,en yüksek artış 2024 yılında gerçekleşmiştir. diğer yılların temmuz aylarında fiyatlar yükselmek bir yana genellikle düşmüştür. O nedenle, Temmuz ayında en az % 3.23 fiyat artışı gerçekleşen bir ekonomide enflasyonun düşmekte olduğunu ya da bu değerin düşük enflasyonu gösterdiğini iddia etmek, en hafif deyimle göz boyamaya çalışmaktır. Bilimsel açıdan ise, bir bilim insanı tarafından İfade edildiğinde bu tutum olsa olsa bilinçli bir hafifmeşreplik göstergesi olabilir.
Bu ortamda enflasyonu düşürebilmek için ücretlilerin gelirini arttırmamak; köylünün ürünlerinde taban fiyatını düşük tutmak; kamu gelirlerini yeni vergilerle arttırmak ve tüketimi kısacak ekonomik yolları yaygınlaştırmaya çalışmak boşuna çabadır. Olmayan gelirden tasarruf edilemeyeceği için bu yolla enflasyonu düşürecek düzeyde bir toplam talep azalması sağlanamaz. Var olan ekonomik anlayış içinde, toplumun tasarrufta bulunabilecek olan yüksek gelirli kesimlerine ise devlet tarafından “ekonomiyi olumsuz etkileyeceği” gerekçesiyle yeni vergiler konulamaz. Bugünün dünyası 1980’lerin dünyası değildir. Üzerinden küreselleşme geçmiş, çıkışı olmayan bir tünelde yol alınıyor.
Türkiye ekonomik sorunlarını çözmek ve gelecek kuşaklara yaşanabilecek bir ülke bırakmak istiyorsa, tarımda ve sanayide toplumun ihtiyaçlarına ve dünyadaki taleplere göre yapılandırılmış yeni bir üretim düzeni yaratmak zorundadır. Ezberlenenlerin tersi yapılmalıdır. Kamunun da etkin bir biçimde içinde yer aldığı yeni bir tarım ve sanayi politikası belirlenmelidir. Bütün dünyada tarım ürünlerinin fiyatları düşerken Türkiye gibi bir ülkede bu ürünlerin fiyatlarının ikiye katlanması anlaşılabilir bir durum değildir. Bu durum ortadaki çıkmazın ve bozulmanın, görüntüyü düzelterek iyileştirilemeyeceğinin açık bir göstergesidir. Aynı özellik, “ürettikçe dış açığı daha da arttıran” sanayi üretimi için de söz konusudur. Her şeyi üretmeye değil; toplumun gereksinimlerini karşılamaya ve rekabet üstünlüğü sağlayacak seçilmiş ürünleri üretmeye öncelik verecek yeni bir yapısal dönüşüm politikası oluşturulmalıdır.
Topluma “kısa dönemde acı çekerek mutlu günlere ulaşılacağı” şeklindeki bilinen eski masal anlatılmamalıdır. Bu masalın gerçek olmadığı ve hiçbir şeyi düzeltmeye yetmediği yaşananlarla artık iyice ortaya çıkmıştır. Eğitim politikaları başta olmak üzere nitelikli insan gücü yetiştirmeye öncelik veren ve sosyal politikaları temel alan bir değişim sağlanmalıdır.
Toplumda yeni bir kapsayıcı sözleşme oluşturmadan, sağlıkta, sosyal güvenlikte, konutta, eğitimde, temel hak ve özgürlüklerde, sendika üyeliği ve toplu iş sözleşmesi düzeninde kalıcı iyileşmeler ön görülmeden toplumsal barışı sağlamak mümkün olamaz. Böyle bir anlayışı geliştirmeden ekonomik sorunların aşılmasını sağlayacak politikaları başarıya ulaştırabilmek de mümkün değildir.

















