
Türkiye her zaman hareketli bir ülke oldu. Gerek ekonomik gerek toplumsal gerekse kültürel olarak bir çalkantı ve değişim-dönüşüm süreci belki 200 yıldır aralıksız sürüyor.
Bu nedenle, Türkiye tarihi boyunca yaşanan hemen hiçbir şey, ‘’çok şaşırtıcı’’ gelmiyor. Bu yazıda tarihin derinliklerine giderek kafanızı şişirecek değilim. Asıl olarak günümüzden söz etmek istiyorum. O nedenle Osmanlı’nın son döneminde başlayan çözülme sürecinden, ekonomik bağımlılıktan, Düyun-u Umumiye yoluyla borçlandırarak sömürgeleştirmekten, ortada erkek bırakmayan bitmez tükenmez savaşlardan, toplumsal iç çatışmalardan, cumhuriyetle yenilenen toplumun kendini arayışından, yeniden emperyalist bağımlılık sürecine girişten, askeri darbelerden ve darbe girişimlerinden, bağımlı burjuvazinin demokratikleşmeyi engelleyen varoluşundan söz edecek değilim.
Bütün bu birikimlerin sonucunda oluşan ve özellikle 2018’in ortalarında kendisini gösteren yoksullaşma sürecinin üzerinde duracağız.
Gerçekten de Türkiye’de bugün olan biteni anlayabilmek için son beş-altı yılda yaşananları gerektiği gibi değerlendirmek zorunlu görünüyor.
Örgütsüzlük büyük sorun. Hep öyle oldu ama… 12 Eylül’ün de etkisiyle son dönemde örgütsüzlük neredeyse kutsanan bir olgu durumuna geldi. Sıradan siyasi partiler ya da siyasetçiler gözlerde büyütülürken, demokratik kitle örgütleri günah keçisi yapıldı. Sendikalar uzak durulması gereken kötülükler sanki. Grevin sözünü etmek bile vatan hainliği! Uysallık, herkesin beklediği ya da göstermek zorunda kaldığı bir ‘’moda’’ olmuş durumda. Böylece siyasal sistem giderek demokratik özelliklerini yitirdi; kuvvetler ayrılığı fiilen sona erdi. ‘’Seçilmiş ya da atanmışların denetimi’’ diye bir olgu kalmadı.
Bu ortamda gerçek veri üretimi de doğal olarak sıfırlandı. En temel özellikleri gösteren bilgiler toplumdan saklanır oldu. Salgın döneminde ölüm istatistiklerine kadar uzanan bu eğilim, özellikle enflasyon göstergelerinde şaha kalktı. Türkiye bugün ‘’Enflasyon oranı kaç?’’ sorusuna yanıt verilemeyen bir ülke durumunda. Elbette enflasyon konusunda TÜİK tarafından yapılan bir açıklama var. Ancak bu verilere hiç kimse inanmıyor. Açıklayanlar da inanmıyor olmalı ki, örneğin, 2022 yılının son 6 ayında enflasyon %15 olarak açıklanırken asgari ücret %55 artırılıyor. (Asgari Ücret Tespit Komisyonu da artık göstermelik.) Benzer şekilde 2023 yılının ilk 6 ayında enflasyon %19,77 olarak açıklanırken, asgari ücret %34 artırılıyor; devlet memurlarının maaşlarına %85’e varan zamlar yapılıyor. Emekliler %25 oranındaki zammı ‘’kendileriyle alay edilmesi’’ olarak görüyor.
Oysa, çok değil 10 yıl öncesinde TÜİK enflasyonu %6-7 olarak açıklar; ücret zamları %8-10 düzeyinde gerçekleşir; herkes bu durumu olağan karşılardı. Aynı toplum, aynı işçiler-memurlar bugün büyük bir huzursuzluk içinde. Açıklanan enflasyonun 4-5 katına ulaşan ücret zamları yetersiz bulunuyor. Çünkü TÜİK doğru söylemiyor! Açıkladığı enflasyon değerlerine kimse inanmıyor. Çarşı-pazarın gerçekleriyle TÜİK’in açıkladığı değerler arasında hiçbir ilişki yok. Nitekim başka ölçümler farklı değerleri gösteriyor. Türk-İş’in açlık sınırı olarak açıkladığı rakam Haziran 2023 için aylık 10.500 TL’ye yaklaşmış bulunuyor. Yoksulluk sınırı ise Türk-iş’e göre aylık 34.000 TL’ye ulaşmış durumda. İTO’ya (İstanbul Ticaret Odası-Bir işveren örgütüdür) göre enflasyon yıllık %60’a yaklaşmış bulunuyor. TÜİK bu orana %39 diyor; ENAG (Enflasyon Araştırma Grubu) ise yıllık enflasyonun %109 olduğunu belirtiyor. TÜİK, toplumun gerçeğe en yakın olarak gördüğü bu değeri açıklayan kurumu engellemeye çalışıyor ve ‘’ENAG verileri yasaklansın!’’ diyerek ilgili yerlere başvuruda bulunuyor.
Tam bir kara komedi…
Baş edilemeyen, üstesinden gelinemeyen toplumsal ve ekonomik gerçeklikler yasaklarla toplumun gözünden gizlenmeye çalışılıyor. Bu durumu belki kimi sosyal olaylarda, kültürel alanda ya da dış politikada başarabilirsiniz. Ama tüm insanların etkilerini hücrelerine kadar hissettikleri alanlarda, örneğin giyimde, barınmada, ulaşımda, kirada, yiyecekte ortaya çıkan fiyat artışları konusunda hiçbir şeyi gizleyemezsiniz!
Öyle de oluyor. Elbette örgütlü, sendikalı çalışanlardan başlayarak işçiler-memurlar taleplerini dile getiriyor, seslerini yükseltiyorlar. Açlığa mahkûm edilmeye ya da yoksulluğun kendilerine kader olarak çizilmesine karşı çıkıyorlar. Doğal olarak direnişler ve grevler artıyor. Tüm uysallıklara, muktedirlerin kuyruk dibinde tünemeye çalışan ‘’hınk deyicilere’’ karşın, ücretleri ve çalışma koşullarını iyileştirme talepleri dört bir yandan yükseliyor. Çünkü herkes, her geçen gün, daha önce hiç görmedikleri bir yoksulluk çemberinin içine düştüklerini hissediyor, yaşayarak görüyor.
Bu anlamda toplumda yeni uyuşmazlıklar kapıda. Ağustos ayında devlet memurlarının toplu sözleşme görüşmeleri var. Eylül ayında metal işkolundaki yüz binlerce işçiyi kapsayan toplu sözleşme görüşmeleri başlıyor. İşçiler ve tüm çalışanlar giderek seslerini daha çok duyuracaklar.
Ama günümüzde de yakılmış ‘’çoban ateşleri’’ var. Örneğin, Lastik-İş Sendikasının Gebze bölgesinde kurulan Colgate Palmolive Tem. Ür. San. Tic. A.Ş. ile Corning Kablo ve Sistemleri Ltd. Şti. işyerlerinde başlattığı grevler bu durumun örnekleri olarak görülebilir. Grevdeki işçileri ziyaret edenler, yaz ortasında, temmuz sıcağında daha önce görülmemiş kızgınlıktaki güneş altında türküler marşlar söyleyen, halaylar çeken işçileri görüyorlar. Grevci işçiler kadınlı erkekli büyük bir dayanışma içinde ve ne yaptıklarını bilerek yollarına devam ediyorlar.
Her birisinde ‘’grev yanığı’’ var. Kendileri işi şakaya vurup ‘’Bu amele yanığı değil, köylü yanığı da değil, bu grevci işçi yanığı’’ diyorlar. Onlar güneşten kararmış yüzlerinin aslında ortalığı aydınlatacak bir ışığa dönüşmüş olduğunun farkındalar. Esmerleşen yüzleri, gözlerini daha bir çakmak çakmak ortaya çıkarıyor. Greve katılan genç işçi kızların kızarmış yanakları direncin, dayanışmanın izini taşıyor. Onlar umutlarını yeşertip büyütüyorlar. İstedikleri yalnızca geleceklerini insanca kurabilecekleri, çoluk çocuk birlikte ve mutlu yaşayabilecekleri koşulları yaratmak.
Colgate ve Corning işçileri ‘’Grev yanığı geçer’’ diyorlar. Ama bakalım, düzenin bağrında doğması kaçınılmaz görülen, önümüzdeki dönemde yaşanacak grev yanıkları nasıl geçecek ya da işçilerin temel haklarına saygı gösterilen demokratik bir ortam içinde geçebilecek mi?

















