
Memleket bir alem. Bir gün bile boş geçmiyor. Artık yazı-kışı da kalmadı. Dört mevsim boyunca bir hareket, bir hareket ki; sormayın gitsin.
***
Seçmeler yaparak kısa kısa değinmelerle yeniden başlayalım. Önemli olayları ve göze batanları sıralayalım.
Afgan-Suriyeli derken sonunda sayılarının 6 milyona ulaştığı konusunda resmi-gayri resmi görüş birliği oluşan göçmen sorunu!
Bu konuda bir ‘arada kalmışlık’ halimiz var!
Suriye’lilerin memlekete ilk göçtükleri günleri anımsayın: En çok 100 bin kişi alabilecektik. Orada duracaktık. Sayıları 5 milyona ulaştı. Başka bir deyişle ön görülenin 50(elli) katını buldu!
Ne tutarlı öngörü ama; büyük başarı!
Dolayısıyla tartışma bitmiyor. Can derdine düşüp, aç kalıp-açık kalıp, alelacele göçüp gelen çaresiz insanları hedef gösteren mi ararsınız; yoksa insan hakları diyerek hiçbir önlem ve politika oluşturulmasını kabul etmeyenleri mi?
Arada kalmışlık bu işte. Göçmenler yüzünden birbirimize giriyoruz. Göç politikalarını kim oluşturup uygulayacak? Boyutları giderek büyüyen, her açıdan ve herkes için büyük sorunlara yol açan gelişmelerin sorumlusu olanlar belli değil mi?
Öte yandan bu biçimi ile göçmen akımının hiçbir şey olmamış gibi sürmesi mümkün müdür?
Şimdi bir de Afganlı göçü… Aynı yanlışı burada yapmamak için, temel insan haklarına saygılı, ama bir o kadar da olanaklarla sınırlı politikalar oluşturmak gerekmiyor mu?
Birilerinden bakım parası (!) gibi sadakalar alıp Türkiye’yi ‘’göçmenlerin bekleme odası’’ yapmanın doğuracağı sakıncalar görülemiyor mu?
***
Kamu işçilerinin toplu sözleşme görüşmeleri alkışlarla bağıtlandı. Türk-İş ve Hak-İş Konfederasyonlarının yöneticilerinin üst düzeyde katılımı ile ‘Devletle’ imzalanan TİS sonucunda ilk altı ay %12, ikinci altı ay % 7 zam uygulandı. En düşük ücretin brüt 4.100 TL/AY ‘a yükseltildiği ilan edildi. 700 bin işçi için alkışlarla imzalandı.
Birkaç gün sonra da devlet memurları için toplu iş sözleşmesi bağıtlandı. Devlet memurları ve memur emeklilerinin haklarını düzenleyen toplu pazarlık ile 2022 yılının ilk altı ayında %5, ikinci altı ayında % 7 zam yapılması kararlaştırıldı. Böylece yaklaşık 6,5 milyon çalışan ve emekli için 2022-2023 yılları toplu iş sözleşmesi imzalanmış oldu. Bu toplu sözleşme ile çalışanlara 400 TL ikramiye verildi ama bu ikramiyenin bazı sendikaların üyelerine ödenmemesi kararlaştırıldı. Memurlar protestolar yaptılar. Bu uygulamanın ‘’ayrımcılık anlamına geldiği’’ gerekçesiyle Danıştay’a itiraz ettiler.
Birkaç gün sonra da metal iş kolu grup toplu sözleşmesi teklifleri açıklandı. Toplam 200 binden fazla işçiyi ilgilendiren bu uygulama çerçevesinde önce Türk Metal sonra da Birleşik Metal-İş Sendikaları, işveren sendikası MESS’e sundukları teklifleri kamuoyuna açıkladılar. Eylül 2021’den başlayarak Türk Metal %30; Birleşik Metal- İş ise % 31 zam teklif ediyordu.
Sürdürülen hazırlık çalışmaları sonucunda sunulan tekliflerin gerekçeleri sendikalar tarafından uzun açıklamalarla kamuoyuna yansıtıldı. Sendikalara göre en düşük ücret asgari ücrete doğru gerilemişti. Dolayısıyla, ücretler asgari ücretin üzerine çekilerek 1. altı ay için % 9 zam önerilmişti.
Birleşik Metal’in açıklamasında çok haklı ve yerinde olarak asgari ücretin yetersizliği vurgulanıyor ve enflasyonun doğru ölçülmediği üzerinde duruluyor. Sendikaların açıklamalarına göre metal iş kolunda sendika üyelerinin toplam ortalama ücreti brüt 4.800 TL/AY dolayındadır. Bu ücretin yaklaşık 6.300 TL/AY’a yükseltilmesi teklif ediliyor.
***
Ücret tartışmalarında önemli yer tutan enflasyon konusu da son dönemde ilginç bir hal almış bulunuyor. Aslında enflasyon oranının kaç olduğu bilinmiyor. Daha doğru bir deyişle, bazı değerler açıklanıyor ama toplumun bu değerlerin gerçekliğine olan inancı tümüyle ortadan kalkmış durumda. Oysa bu ülke en az 50 yıldır enflasyonla yaşıyor, ölçüyor ve açıklıyordu. Nasıl oldu da şimdi ölçemez olduk? Kimse inanmıyorsa, bu değerleri neden hala büyük bir ciddiyetle açıklıyorlar? Bu, bir kurumu kendi eliyle öldürmek değil midir?
Gerçekten de, örneğin Lastik-İş üyeleri arasında yapılan bir araştırma, işçilerin %99’unun TÜİK’in açıkladığı enflasyon verilerini inandırıcı bulmadığını gösteriyor. Üstelik kadın işçilerin tamamı yani %100’ü ‘’TÜİK enflasyonu yanlış’’ diyor. Tencereye daha yakın olanların enflasyon ateşini tüm sıcaklığıyla hissetmesi değil midir bu?
Bir zamanlar Türkiye’nin en güvenilir kurumlarından birisi olan TÜİK, (eski adıyla Devlet İstatistik Enstitüsü ,DİE)) bu duruma nasıl düştü? Ya da daha doğru deyişle ‘nasıl düşürüldü’?
Ve elbette sormak gerekiyor:
‘TÜİK nasıl kurtulur’?
Çünkü bu kurum, çok önemli ve vazgeçilmez bilgiler üretiyor. Fiyatların yanında ulusal gelir ve diğer toplumsal istatistik hesapları TÜİK verileri temel alınarak ‘çalışılıyor.’ Şimdi, adeta bir ‘polyanna ülkesi’ yaratmak amacıyla hareket eden bu kurumun verileri ile nasıl çalışılacak? Herkesin gözünün içine baka baka yalan söylemenin nasıl bir anlamı, ahlakı ve amacı olabilir? Böyle bir tutum toplumsal barışı değil, uzlaşmazlıkları, gerginlikleri ve çelişkileri arttırmaz mı?
Yoksa, TÜİK, Türkiye’yi karıştırmak isteyen dış güçler tarafından yönlendirilen bir kurum haline gelmiş olmasın!?
***
Kısa bir süre önce ulusal gelir değerleri açıklandı; elbette yine TÜİK tarafından…
Ulusal gelir 2021 yılının ikinci çeyreğinde %21 artmıştı. Dünya’da ‘’en yüksek büyüme oranını yakalayan bir kaç ülkeden birisi olduğumuz ve İngiltere dışında hiçbir gelişmiş ülkenin bizi geçemediği’’ sevinçle açıklandı.
Yine de neye sevindiğimiz çok anlaşılmış değil. Çünkü 2021 yılında ancak 2013 yılının ulusal gelirine ulaşabiliyoruz. Deyim yerindeyse, çubuğun boyu kısalmıştı. Uzamış gibi görünüyordu ama, yaklaşık 8 yıl önceki boyundan bir milim yükseğe çıkamamıştı; 10 yılda hep geri gitmişti.
Büyük oranlı bir artış anlamına gelen 2021 yılının % 21 büyümesi de bu durumu değiştirmiyordu. Ulusal gelir 2013 yılında yaklaşık 958 milyar dolardı; bugün de en iyimser öngörülerle yaklaşık 780 milyar dolar tutarında.
Kişi başına ulusal gelir ise daha felaket. 2013 yılında yaklaşık 12.600 dolar iken bugün tahmini olarak 8500 dolara gerilemiş bulunuyor.
***
Toplumların gelişmesi, içinde bulunduğu durumu doğru tanımlayıp, var olan sorunlarına çözüm yolları aramakla mümkündür. Var olan sorunları gözlerden saklayarak toplumsal gelişme için hiçbir adım atılamaz! Örneğin, büyüme başka şeydir; kalkınma başka şey! Büyüme önemlidir ama her zaman bölüşüm ile birlikte değerlendirildiğinde asıl anlamını kazanır. Kaldı ki Türkiye 10 yıl öncesine göre büyümüş de görünmüyor.
***
Başka birçok konu var. Ulusal ve küresel düzeyde Covid 19 salgını ve aşı tartışmaları…
Sosyal Güvenlik Kurumunun işleyişi….
Vergiler ve yoksullaştırıcı etkisi…
Güneyde yangınlar ve kuzeyde sel felaketleri…
Yeniden ve daha yoğun asgari ücret tartışmaları…
Demokratik gelişme ve %7’lik baraj tartışması. 12 Eylül 1980’den 42 yıl sonra ‘’Bunun neresi demokratik adım?’’ dedirtecek siyasal tartışmalar…
Erken seçim tartışmaları…
Yolsuzluk atışmaları…
Yine önemli ölçüde arttığı gözlenen kadın cinayetleri… Artık kılıçla öldürmeye kadar varan ‘’fantastik’’ ama aynı ölçüde ‘’iğrenç’’ saldırılar!
Her zamanki gibi işçilerin işten çıkarılması; sendika üyesi işçi kıyımı…
***
‘Kısaca bir değinelim’ diyerek başladık; neredeyse içinde kayboluyoruz.
Memleket işte…
Memleketim işte…
Herşeyini, ‘’mış gibi yapmak’’ üstüne kurulu bir evrende yaşamaya sevdalı;
Bu ‘’yalancı’’ dünyayı, gerçekten adına yaraşır bir yalancılıkla yaşamanın şaheserini yaratan sevgili yurdum..!
Ama biz, elimizden geldiğince yalancılıklarla, sahte algılarla değil; gerçek gündem ve hedeflerle devam edeceğiz.
Sanal, sahte, yalancı ya da Kaf dağının ardında kalan değil; umutlu, gerçekçi, adil ve hayatın kendisi olan hikayemizle devam!…

















