
Çalışma ilişkileri alanında son günlerin en çarpıcı gelişmesi, siyasal iktidarın yasalaştırmaya çalıştığı güvencesiz çalışma hükümlerine karşı işçi hareketinin ortak tutum takınması oldu. Gerçekten de oldukça uzun bir süredir örneği yaşanmayan bir birliktelik 25 yaş altı işçiler ile 50 yaş üstü işçilerin haklarını geriletmeye dönük yasa tasarısına karşı sağlanmış bulunuyor. Bu yasa tasarısı 25 yaş altı işçilerin emeklilik haklarını ortadan kaldırıyor; iş ve gelir güvencelerini zayıflatıyor; kıdem tazminatı haklarını yok ediyordu. Doğal olarak başta Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) olmak üzere tüm işçilerin karşı çıktığı bir ortam oluştu.
Yeni olan, bu tepkilerin DİSK, Hak-İş ve Türk-İş tarafından ortaklaşa dile getirilerek birlikte karşı koymaya dönüştürülmüş olmasıdır. Deyim yerindeyse gerçek anlamda bir “bilinç” oluşmasından söz edilebilir. Çünkü işçilerin temel haklarını geriletmeye dönük düzenleme karşısında yalnızca karşı çıkılmakla yetinilmemiş ve ortak eylemlilikle mücadele yolu benimsenmiştir. Bunun bir parçası olarak DİSK, Hak-İş ve Türk-İş tarafından ortak bir bildiri yayınlanmış ve bu bildirideki anlayış çerçevesinde üç işçi konfederasyonunun, dolayısıyla tüm işçilerin birlikte mücadele etmesi sağlanmıştır.
Üç konfederasyonun ortak bildirisinde konuya ilişkin olarak:
“…teklifin İş Hukukuna esneklik getiren hükümlerinin TBMM gündeminden geri çekilmesini talep ediyoruz. 25 yaş altı ve 50 yaş üstü çalışanların hiçbir şarta bağlı olmaksızın belirli süreli iş sözleşmesi ile (geçici işçi olarak) istihdam edilmesi sonucunda kıdem ve ihbar tazminatı gibi haklardan yararlanamamaları büyük haksızlıkların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Ayrıca yaşa bağlı olarak getirilen bu ayrım Anayasanın eşitlik ilkesine de aykırıdır. Bu düzenlemeyi özellikle sosyal güvenlik hakkı açısından sakıncalı buluyoruz. Kısmi çalışma, yaşlılık aylığı, malullük aylığı, işsizlik ödeneğine hak kazanma gibi pek çok konuda ciddi hak kayıpları yaratacağı için bu düzenlemeyi sakıncalı buluyoruz. Üç işçi konfederasyonu olarak bu konuda ısrarlı olduğumuzu vurgulamak istiyoruz.” denilmektedir. (1)
Bu gelişme sonucunda TBMM kaçınılmaz olarak konuyu “başka türlü” ele almak zorunda kalmış ve Konfederasyonların karşı çıktığı düzenlemeler geri çekilmiştir. Gerçi geri çekilme açıklanırken bunun “şimdilik” yapıldığı vurgulanmış; dolayısıyla ileride yeniden gündeme gelebileceği hissettirilmiştir. Ancak ne olursa olsun, ortaya çıkan bu gelişme işçi hareketinin birlikte ve ortak hareket etmesi halinde elde edebileceği sonuçlara açık bir örnek oluşturmaktadır.
Yasa değişikliğini gündeme getirenler ne yaptıklarını bilerek davrandıklarına göre, kendi amaçlarına uygun bir bilinçle hareket etmektedirler. Başka bir deyişle, siyasal iktidar işverenlerle işbirliği içinde ortak bir anlayış geliştirmekte ve bu anlayış doğrultusunda düzenlemeler yapmaya çalışmaktadır. Bu anlayış, genel olarak ekonomik ve sosyal sorunların, özel olarak krizlerin çözümünde, “çalışma yaşamındaki katılıkları” yok ederek esnek ve güvencesiz çalışmayı geliştirerek sonuç alınabileceği anlayışıdır. Bu bilinç, gerek işveren örgütlerinin, gerekse siyasal iktidarın çeşitli metinlerde ve yorumlarda açıkça ifade ettikleri yaygın bir yaklaşımdır.
Ortak açıklama ile uzunca bir süredir, ilk kez, siyasal iktidar ve işveren örgütlerinin geliştirdiği “ortak bilinç” karşısında, tüm çalışanların hak ve çıkarlarını koruma temelinde oluşturulmuş bir “karşı bilinç” gündeme getirilmiş bulunmaktadır.
Tarihsel olarak işçi hareketi içinde oldukça farklı eğilimleri barındırmış ve bu eğilimlerin tartışmaları içinde bu güne kadar gelmiştir. Dolayısıyla işçi hareketinin ve sendikaların toplumsal ve ekonomik konulara ilişkin tartışmalarla zenginleşen bir “eylem dünyası” söz konusudur. Önemli olan bu farklılıkların var olması değildir. Önemli olan farklılıkların “ortak davranma bilinci”ni geriletmemesi ve işverenler ile devlet örgütü karşısında çalışanların hak ve özgürlüklerini koruyacak bir çerçevenin oluşturulmasıdır. Dolayısıyla farklı olunabilir ve farklı kalınabilir; ancak birlikte mücadele edilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Hangi duruş ve nedenle olursa olsun, birlikte mücadelenin sağlanamaması önemli bir sorundur. Üstelik bu durumun özellikle bazı örgütlerde var olan “iktidarlara yakınlık” gibi nedenlerle ortaya çıkması, bu sendikaların doğrudan doğruya kendi varlık nedenleriyle çelişen bir yapıya dönüşmüş olmaları anlamına gelir. İşçi haklarının savunulması ve geliştirilmesi mücadelesinden “siyasal iktidardan çekinerek” kaçınmak da hızla terkedilmesi gereken bir başka sakıncalı eğilimdir.
Türkiye’de bu türden gelişmelerin işçilerin hak ve özgürlükleri açısından olumlu örnekleri de, olumsuz örnekleri de yaşanmıştır. Örneğin 1990’lı yıllarda var olan “Emek Platformu” yapılanması, işverenlerin ve siyasal iktidarların karşısında işçi hareketinin “birlikte ve gerçekten bir bütün olarak” durmasını sağlayan önemli örgütlenmelerden birisi olmuştur. O dönemde de işçiler değişik eğilimlere sahip olarak kendi toplumsal pratiklerini gerçekleştirmişlerdir. Ancak bunun yanında, önemli ve belirleyici gelişmeler konusunda ortak anlayış ve mücadele geleneğini de sürdürmüşlerdir.
Oysa 12 Eylül 1980 Cuntasının emekçilerin hak ve özgürlüklerini ortadan kaldıran saldırılarını yöneten Bakanlar Kuruluna, Türk-İş Genel Sekreteri’nin Çalışma Bakanı olarak girişi, tam tersi bir örneği yansıtmaktadır. Böyle bir adımın geçici olarak yaratacağı kişisel yararlar dışında, işçi sınıfı hareketine, sendikalara ve tek tek işçilere yöneltilmiş ağır saldırıyı onaylamaktan başka bir anlama gelmeyeceği açıktır.
İşçi hareketi benzer bir dağınıklığı 12 Eylül ürünü Çalışma Yasalarının değiştirilmesinin gündeme geldiği 2012 yılındaki gelişmelerde de yaşamıştır. Yeni Toplu İş İlişkileri Yasası olarak adlandırılan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası’na, hazırlık ve benimsenme sürecinde birlikte karşı çıkılamamış; işçi hareketinin yansıtması gereken bilinç ortak olarak geliştirilememiş; bunun sonucunda bugün ağır sonuçları hala yaşanan yasal düzenlemeler varlığını korumuştur.
2012 yılında yeni yasal düzenleme yapılırken üç işçi konfederasyonu da konuya oldukça farklı açılardan yaklaşmıştır. (2)
Türk-İş tarafından Hürriyet Gazetesine 11 Ekim 2012 tarihinde verilen tam sayfa ilanda yasa tasarısının beş konudaki düzenlemesi üzerinde durulmuş ve yalnızca bu beş konunun düzeltilmesi talep edilmiştir. Türk-İş’e göre işkolunda çalışmayan işçilerin sendika kurma hakkına sahip olması, grev yapılan işyerinin önüne çadır kurulmasının yasak olması, işverenlere yetki başvurularında itiraz hakkının tanınması ve otuz ve daha az işçi çalıştırılan işyerlerinde sendikal güvencelerin ortadan kaldırılması yasada yer alan temel eksikliklerdir. Türk-İş ayrıca geçici madde 6 ile yasanın yayımı tarihinden başlayarak Ocak 2013 istatistikleri yayınlanana kadar sendikal barajlarla ilgili düzenlemenin askıya alınmasını sistemin bozulması ve ilkelerin çiğnenmesi olarak değerlendirmektedir. Yasanın tümü için Türk-İş; “ Bu tasarı Türk-İş’in bütünüyle benimsemediği ancak sosyal taraflarla asgari müştereklerde buluşmanın sağlandığı” şeklinde olumlu bir değerlendirme yapmıştır. Yukarıda sözü edilen beş konunun ise Türk-İş topluluğunun endişe ve huzursuzluğunu arttırdığı ifade edilmiştir. Türk-İş’in yasanın genel sistemine ve sınırlayıcı düzenlemelerine bir karşı çıkışının bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Hak-İş’in konuya ilişkin değerlendirmesi Hak-iş Genel Başkanı tarafından yapılan basın toplantısında dile getirilmiştir. Hak-İş’in internet sitesine de koyulan bu basın açıklamasında; yasaya ilişkin olarak “6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle 12 Eylül ürünü sendikal mevzuata ilişkin çalışma hayatından paslı bir çivi çıkmıştır.” denilmektedir. Hak-İş 6356 sayılı Yasayla taleplerinin bütünüyle karşılanmadığını ve karşı çıktıkları hususların kanunda hala yer aldığını belirtmektedir. Ancak Hak-İş’e göre “Her şeye rağmen çalışma hayatımız ve endüstriyel ilişkiler sistemimizde yeni bir sayfa açılmıştır.” Hak-İş yasanın yürürlüğe girmiş olmasını önemli bir durum olarak değerlendirmekte ve “kanunun çıkmasıyla beraber yaklaşık 500.000 işçinin toplu iş sözleşme sorunun süratle çözülecek olmasını olumlu buluyoruz.” demektedir. Oysa Kamu tarafından engellenen yetki konusunun yeni Yasayla hiçbir ilişkisi yoktur. Dolayısıyla Hak-İş’in de bazı tereddütler ifade etmekle birlikte genel olarak 6356 sayılı Yasayı olumlu bulduğu söylenebilir.
Buna karşılık DİSK’in Yasaya ilişkin görüş ve değerlendirmeleri diğer iki konfederasyondan büyük farklılıklar içermektedir.
DİSK’e göre yasanın hazırlık sürecinde toplu sözleşme yetkileri verilmeyerek ve toplu sözleşme hakkı gasp edilerek sendikalar “çirkin bir pazarlığa” zorlanmıştır. DİSK yeni yasal düzenlemeleri “12 Eylül mirası sendikal mevzuatın birkaç makyajla sürdürülmesi” olarak değerlendirmektedir. DİSK, ayrıca, bu yasanın “12 Eylül Askeri cuntası tarafından çıkarılan 2821 ve 2822 sayılı Yasalardan farklı bir sonuç yaratmayacağını” belirtmektedir.
DİSK’e göre; işkolu, işletme ve işyeri barajlarını koruyan; yasaklarla dolu mevcut toplu sözleşme düzeninin korunmasında direnen; toplu sözleşme hakkını tüm işçilerin kullanabileceği bir hak olarak tanımlamayan; yıllarca süren yetki uyuşmazlıklarına çözüm getirmeyen; bütün grev engel, erteleme ve yasaklarını koruyan; sendikalara ve toplu sözleşme düzenine devlet müdahalesini ortadan kaldırmayan ve sendika üyeliği ile temsilciliğinin güvencesini sağlamayan bu yasal düzenleme kabul edilebilir bir nitelik taşımamaktadır.
Öte yandan genel olarak emek hareketinin, özel olarak uluslararası sendikaların yaklaşımları ile, DİSK’in değerlendirmelerinin tam bir uyum içinde olduğu görülmektedir. Gerçekten de 2012 yılında ilgili yasal değişiklik konusunda Uluslararası Sanayi İşçileri Sendikası Industrı-All’un Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına gönderdiği 9 Ekim 2012 tarihli yazıda, DİSK’in yaklaşımına benzer bütüncül bir görüş ifade edilmiş bulunmaktadır.(3) Ayrıca Industrı-All ve Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ETUC ile 10 ayrı uluslararası işçi örgütünün aynı tarihlerde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına gönderdiği ortak mektup da benzer bir nitelik taşımaktadır. (4)
Dolayısıyla Hak-İş ve Türk-İş yasaya ilişkin görüşlerinde evrensel sendikal normlara ve UÇÖ sözleşmelerine aykırılıktan söz etmezken DİSK, “yasaksız, barajsız, ILO sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartıyla uyumlu, 12 Eylül’ün yarattığı tahribatı silmeye olanak sağlayacak bir sendikal mevzuatı bu ülke emekçilerinin hak ettiği” görüşündedir. Bu yaklaşımın ayrıntılarına da basın açıklamasında yer veren DİSK’in, “herkese sendikaya üye olma hakkının verilmesini; sendikaların iç işleyişlerini, denetimlerini ve faaliyetlerini özgürce gerçekleştirebilme hakkının tanınmasını; toplu sözleşme hakkı için işkolu barajı dahil bütün barajların kaldırılmasını; çok düzeyli toplu pazarlık düzeninin kurulmasını; sendikaların çalışanların tümünü temsil eden örgütler olarak tanınmasını; yetki uyuşmazlıklarında referandum uygulanmasını ve tüm grev yasakları ile engellerinin kaldırılmasını” talep ettiği görülmektedir.
Anlaşılacağı gibi, 6356 sayılı Yasa konusunda İşçi Konfederasyonları, ,çalışma yaşamının demokratikleşmesini sağlayacak yönde bir değişimi, ortaklaşa bir bilince dönüştürememiştir. Dolayısıyla sendikal hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması için gereken çerçeve birlikte belirlenip savunulamamıştır. Bu nedenle evrensel düzenlemelere uygun, yapısal bir dönüşüm sağlayacak yasal değişiklik gerçekleştirilememiştir. Yasa konusunda Türk-İş ve Hak-İş’in yaklaşımları işçi sınıfının hak ve özgürlüklerini geliştirmeyi önceleyen bir bütünlük gösterememiştir. Dolayısıyla uluslararası işçi örgütleri, DİSK, Hak-İş ve Türk-İş birlikte ve dayanışma içinde bir duruş sergileyememiştir. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası’nın özellikle toplu sözleşme ve grev süreçleri bakımından, 12 Eylül’ün uzantısı olan yasal düzenlemelerden de geri bir nitelik taşımasının nedenlerinden birisi de budur.
2012 yılında yaşananlar ve ortaya çıkan yasal düzenleme, bir kez daha, birlikte ve dayanışma içinde hareket edilmediğinde, hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi bir yana, var olanların da zayıfladığını ya da ortadan kaldırıldığını açıkça göstermektedir. Yine örneğin Türkiye’de 1 Mayıs’ın İşçilerin Birlik ve Dayanışma Günü olarak kabul edilmesi süreci de olumlu açıdan benzer bir örnek olarak gösterilebilir. Çünkü 1 Mayıs konusunda uzun yıllardır var olan ve üstelik çatışmalı bir geçmişe dayanan süreç, işçi hareketinin birlikte davranması, dayanışma bilinciyle hareket etmesi ve “işçi bayramı” olarak ortaklaşa talep etmesi sonucunda olumlu bir aşamaya ulaşmıştır.
Ekonomik, toplumsal ve siyasal gelişmelerin tümü için söylenebilecek en temel söz şudur:
“Bir toplumda ortaya çıkacak gelişmeler, toplumsal sınıfların ortak bilincinden doğan değerler uğruna, dayanışmayla ve birlikte sürdürülen mücadelenin düzeyine bağlıdır. Hangi gerekçeyle olursa olsun, bu değerlerin ifade ettiği bilincin uzağına düşen ve kendi varlığını yadsıyan işbirlikleri ile yürütülen mücadelenin başarısız olması kaçınılmazdır. “
Son söz olarak belirtelim ki; DİSK, Türk-İş ve Hak-İş’in uzun bir aradan sonra ortak bildiriyle gündeme getirdiği mücadele anlayış ve yöntemleri, Türkiye’de gelecek dönemler için toplumsal barış ve demokratik gelişmenin sağlanması açısından sürdürülmesi gereken temel bir zorunluluktur.
- Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Resmi İnternet Sitesi; http://disk.org.tr/
- Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’in 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası Konusundaki Ayrıntılı Görüşleri İçin Bakınız: ATAMAN Üzeyir, 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunun Değerlendirilmesi; Aralık 2012, Lastik-İş Sendikası Araştırma Yayınları, sayfa:24-29, İstanbul
- ATAMAN Üzeyir, Age, sayfa:33-35
- ATAMAN Üzeyir, Age, sayfa:30-32

















