BU GİDİŞLE DAHA DÜŞÜĞÜ YALNIZCA AFRİKA’DA KALACAK!
Türkiye yaklaşık 150 yıldır ücretleri, işçileri, temel hak ve özgürlükleri konuşup duruyor. Asgari ücretin var olması gerektiği konusu da 1900’lü yılların başından bu yana toplumun gündeminde. Tüm ülkeye yayılmış bir asgari ücret uygulamasının tarihi ise 50 yılı aşmış bulunuyor.
Türkiye’de ilk asgari ücret uygulamaları 1921 yılına kadar geri götürülebilir. Bu tarihte çıkarılan “Ereğli Kömür Havzası Maden İşçilerinin Hukukuna Mütedair 151 Sayılı Kanun’un” 11.maddesi, maden ocaklarında çalışan işçilerin asgari ücretlerinin belirlenmesini öngörüyordu. Asgari ücret konusunda ülke çapındaki ilk yasal düzenleme 1936 tarihli ve 3008 sayılı İş Kanunu’nda yer almaktadır. Ancak asgari ücret uygulaması yasanın yürürlüğe girmesiyle başlamamış, 1951 tarihli yönetmeliğin çıkarılmasına kadar beklemek gerekmiştir. Türkiye’de asgari ücret belirlenmesi ile ilgili ilk uygulama 1969 yılında, 6 farklı bölgeye ayrılan 26 ilde olmuştur. Türkiye, “Asgari Ücret Belirleme Yöntemleri İle İlgili Sözleşme” başlıklı Uluslararası Çalışma Örgütü sözleşmesini 1974 yılında onaylamıştır.
Böyle bir süreçten ne bekliyorsunuz? En azından düzey ve belirlenme sistemi olarak iyi kötü oturmuş bir asgari ücret uygulaması; değil mi?
Oysa hiç de öyle değil. Her yıl sanki “yeni başlamış gibi” asgari ücret konuşuluyor.
Örneğin yeni uygulamaya konulmuş gibi bugün, asgari ücret açlık sınırının altında. Üstelik bu durum onlarca yıldır varlığını sürdürüyor.
Yapılan çalışmalar asgari ücretin Türkiye’de yıllar boyunca olağanüstü gerilediğini gösteriyor. Böyle bir sürecin sonunda geçen 15–20 yıl boyunca açlık sınırının altında bir asgari ücret yürürlüğe giriyor. Bugün ise var olan bu tutarın “meşrulaştırılması” için asgari ücretin yanına geçim indirimi de eklenerek net üzerinden açıklamalar yapılıyor. Adeta bir “suçluluk duygusu” içinde, AGİ’li asgari ücretin belli bir düzeye ulaştığı mesajı veriliyor.
Oysa asgari ücret gerçeği apaçık ortada. Bugün 1978’deki düzeyini koruması için asgari ücret, 2021 Ocak ayında en az aylık net 5.000 TL olmalı. Üstelik bu değerlendirme de ülkenin 40 yıldır geçirdiği evrim yok; yalnızca enflasyon ve ulusal gelir artışları dikkate alınmış durumda. Başka bir deyişle bugün asgari ücret olması gerekenin yarısı düzeyinde bulunuyor.
Bu durumu uluslararası karşılaştırmalar da doğruluyor. Örneğin güncel kur üzerinden hesaplandığında, bugün asgari ücret tutarı 309 Euro (2943/9,53) bulunuyor. Bu tutar Türkiye’de 2009 yılında geçerli olan asgari ücrete eşittir. Başka bir deyişle 2020 yılında asgari ücret artmak biryana, 11 yıl önceki düzeyine gerilemiş bulunmaktadır. Bu değerlerle Bulgaristan dışında, Avrupa’da asgari ücretin en düşük olduğu ülke Türkiye’dir.
Buna karşılık Türkiye’de asgari ücret konusunda örnek gösterilen ülkelerde asgari ücretin artış oranı, aynı dönemde Türkiye’deki artışın 8-10 katına ulaşmaktadır. Örneğin son 10 yıllık süre içinde asgari ücret Euro olarak Romanya’da %450, Slovakya’da %328, Bulgaristan’da %282, Macaristan’da %200, Çek Cumhuriyeti’nde %228 oranında artarak Türkiye’deki asgari ücreti yakalamış ve geçmiştir. Çünkü aynı dönemde Türkiye’deki artış oranı %45 olmuştur. Avrupa’nın gelişmiş ülkeleriyle Yunanistan dahil Akdeniz Bölgesindeki ülkeler ise Türkiye’den çok daha yüksek asgari ücretlere sahiptir. Örneğin Fransa’da yaklaşık 1500 Euro, Yunanistan’da yaklaşık 700 Euro, İspanya’da ise yaklaşık 900 Euro asgari ücret söz konusudur. Görüldüğü gibi bugün Türkiye’de asgari ücret, Yunanistan asgari ücretinin yarısından bile daha düşük düzeydedir.
Bütün bu sonuçlar Türkiye’de asgari ücret konusunda “yolunda gitmeyen” bir şeyler olduğunu göstermektedir. Ya da bazıları için işler çok yolunda gidiyor olabilir!
Dışardan bakıldığında, Türkiye’de asgari ücret sosyal tarafların içinde yer aldığı mekanizmalarla, katılımcı ve demokratik bir biçimde belirlenmektedir. Görüntüde ülkemizde baskıcı ya da otoriter yönetimlerde olduğu gibi tek yanlı bir belirleme sistemi yoktur.
Gerçekten de Asgari Ücret Belirleme Komisyonu’nda devlet, işçi ve işveren sendikalarının temsilcileri bulunmaktadır. Buna karşılık asgari ücretin, çoğunlukla işçi sendikalarının karşı çıktığı, devlet ve işverenlerin ortaklaşa aldıkları kararlarla belirlendiği görülecektir. Görüntüde bir demokratik sistem söz konusudur. Ancak, işleyiş, “devlet ne derse ya da sermaye ne isterse öyle olacak” şekilinde “ayarlanmış” bulunmaktadır. Asgari ücretin gerçek bir müzakere süreciyle belirlenmediği açıktır.
Yapılacak bir karşılaştırma ülkemizdeki sistemin, bireysel nitelikli, örgütsüzlük üzerinde yükselen ve sosyal korumaların düşük düzeylerde kaldığı Amerika, Japonya, Kanada türü ülkelerde yaygın olan modele benzediğini gösterecektir. Gerçekten de, bu sistemin özü, üç taraflı merkezi bir organ oluşturarak Asgari Ücret düzeyinin belirlenmesidir. Burada “Asgari Ücret Komisyonu” adı verilen bir organ aracılığıyla belirli dönemler için geçerli olacak olan Asgari Ücretler belirlenmektedir.
Öte yandan yıllardır asgari ücreti açlık sınırının altında tutan devletin “önemli” devlet görevlilerine asgari ücretin 10 katı-20 katı hatta 30 katı gibi ücretler ödediği görülmektedir. Böyle bir durum kabul edilemez. Aynı devletin, asgari ücret söz konusu olduğunda açlık ücretini bile çok görmesi; ancak devlet hizmetleri söz konusu olduğu zaman onlarca kat fazla değerleri ücret olarak ödemesi, demokratik bir toplumun içinde kabul edilemez. Dolayısıyla kamudan beklenen; bir an önce, asgari ücretin olması gereken geçimlik ücret düzeylerine doğru yükseltilmesi için adım atmasıdır.
Asgari ücret gerçek bir müzakere ortamı içinde belirlenmiş olsa ve ekonomik verimlilikle gerçekten bir ilişkisi kurulsa, “işkollarında” ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir. Başka bir deyişle asgari ücret işkolları düzeyinde, grev hakkıyla desteklenmiş toplu sözleşme süreçleri içinde belirlenmelidir. Türkiye işveren örgütleri tarafından gündeme getirilen “bölgesel asgari ücret” gibi önerileri ciddi ciddi tartışmaktadır. Oysa bu öneri asgari ücreti, var olan düzeyin altına indirmek için getirilen bir öneridir. Bu öneriyle bir yandan bölgesel farklılıklar daha da artacak ve gelişmişlik konusunda çok büyük sorunlar çıkacaktır. Öte yandan asgari ücretin var olan “bürokratik” belirlenme sistemi de varlığını sürdürecektir.
Oysa çalışma yaşamının temel işleyişi, taraflar arasındaki özgür toplu pazarlığa dayanmalıdır. Ücret pazarlığı sosyal tarafların (işçi sendikaları ve sermaye) pazarlık konularının en önemlilerinden birisidir. Kamunun da işveren olarak içinde yer aldığı bir pazarlık sürecinde, asgari ücret demokratik bir sistemin parçası olarak ele alınmalıdır.
Örneğin Avrupa Birliği’ndeki uygulamalara bakıldığında açıkça, örgütlenmiş işçi sınıfı ile örgütlü kamu ve özel sermayenin pazarlıklarıyla ortaya çıkan bir Asgari Ücret belirlenmesinden söz etmek gerekecektir. Avrupa Birliği’nin eski ve gelişmiş üyelerinin tümünde, merkezi olarak veya farklı düzeylerde belirlenmiş olan Asgari Ücretlerin, Toplu Sözleşme pazarlıkları içinde ve iş kollarına göre farklılıklar taşıyacak bir çerçevede ele alındığı görülür. Dolayısıyla bir geçim ücreti, bir açlık sınırı ücreti olarak Asgari Ücreti değerlendirme anlayışı, Avrupa Birliği Ülkelerinin genel uygulamasında söz konusu değildir. Bir yandan Türkiye’yi Avrupa Birliği yolunda ilerleyen bir ülke olarak görüp, öte yandan Asgari Ücreti açlık sınırının altında bir düzey olarak sürdürmeye çalışmak çelişkili ve anlamsız bir değerlendirmedir.
Ancak katılımcı ve toplu sözleşme süreçleri içinde düzenlenmiş bir yapı ile asgari ücreti bugünkü durumundan ve “sefalet ücreti” düzeyinden kurtarmak mümkün olabilir. Çünkü bugünün sonuçları rastlantı değildir.
Bugünün sonuçları 40 yıldır aralıksız uygulanan ekonomik politikaların sonuçlarıdır. Bu ekonomik politika, kalkınma ve gelişme için “ucuz işçiliği” temel alan bir anlayışa dayanmaktadır.
1980 yılında yürürlüğe konulan 24 Ocak Ekonomi Programı ile bugüne kadar asgari ücretin satın alma gücü olağanüstü gerilemiş ve en az yarı yarıya düşmüştür. Başlangıç yılı 1978 olarak alındığında ise satın alma gücü erimesi daha da artmaktadır. Örneğin bir asgari ücretli 1978’de elde ettiği gelirle 100 ekmek alabilirken, bugün yalnızca 40 ekmek alabilecek bir gelire sahiptir.
Benzer durumu uluslararası karşılaştırmalar da doğrulamaktadır. Özellikle son 20 yılda Türkiye’deki asgari ücret Avrupa’nın en düşüğü durumuna gelmiştir. Türkiye artık asgari ücret düzeyi olarak Afrika ülkeleri ile Uzak Doğu’nun geri kalmış ülkeleri düzeyinde bir yerde durmaktadır. Böyle giderse, çok yakında, asgari ücretin Türkiye’den daha düşük olduğu ülkeler yalnızca Afrika ülkeleri olarak kalacaktır.
Asgari Ücret uygulamasının elbette üretim, verimlilik, istihdam gibi konulara etkisi söz konusudur. Ancak hiçbir şekilde Asgari Ücret tartışması, esas olarak bu türden faktörler üzerinde doğuracağı etkilere göre sürdürülemez. Burada sözü edilen, çalışan bir insanın ailesiyle birlikte kendi varlığını ve üretimde harcadığı enerjiyi yeniden üretebilmesi için gereken en az gelir düzeyidir. Çalışan insanların ailesiyle birlikte en temel gereksinimlerini karşılayacak düzeyde ücret ödeyemeyen bir kamu ya da özel sektör yatırımının, yoksulluğu ve sefaleti arttırmaktan başka bir anlamı yoktur. Elbette ekonomide üretkenlik ve ortalama kazanç arttığı ölçüde Asgari Ücret de toplumsal yaşamın iyileşme derecesine bağlı olarak yükselecektir. Bu anlamda, toplumsal refah arttığı sürece, Asgari Ücret yalnızca zorunlu gerekleri karşılama ücreti olmaktan çıkmalı; giderek insanca yaşamayı sağlayabilecek temel bir ücrete dönüşmelidir.
Asgari ücretin yüksek oranda arttırılmasının “bütün dengeleri bozduğu” öne sürülerek yıllarca asgari ücret düşük tutulmuştur. Buna bağlı olarak diğer ücretlerde benzer bir gerileme göstermiştir. Kaldı ki yapılan araştırmalar, Türkiye’de çalışanların en az yarısının asgari ücret ya da asgari ücrete yakın bir ücretle çalıştığını göstermektedir. Dolayısıyla bugün Türkiye bir “açlar ve yoksullar ülkesi” durumuna gelmiş bulunmaktadır.
Bu durum artık böyle devam edemez. Türkiye’de asgari ücreti ve diğer ücretleri düşük tutabilmek için ortaya atılan hiçbir yaklaşımın geçerliliği yoktur. Türkiye, yurttaşlarının insanca yaşayabilecekleri koşulları oluşturarak geleceğe yürümelidir. Bugün uygulanan ve artık hiçbir soruna çözüm olmadığı ortaya çıkan ekonomik ve toplumsal politikalar terk edilmelidir.
Yapılan karşılaştırmalar Türkiye’de 1980 24 Ocak Kararları ile başlayan ‘ucuz istihdama dayalı büyüme’ politikasının egemen güçler için istenen sonucu fazlasıyla sağladığını ortaya koymaktadır. Yıllar içinde ücretlileri yoksullaştırarak elde dilen kaynaklar kamuya ve sermaye kesimine aktarılmış ve bu aktarma inanılmaz boyutlara yükselmiştir.
Bu nedenle gerek var olan ekonomik krizin gerekse salgın dolayısıyla yıkıcı etkileri daha da ağırlaşan toplumsal bunalımın atlatılabilmesi, sosyal devleti temel alan kurumsal düzenlemeler ile demokratik bir toplum yapısını gereklerinin eksiksiz uygulanmasına bağlıdır.
Not: Asgari Ücret Konusunda Karşılaştırma ve Değerlendirmeler İçin Bakınız:
- ATAMAN Üzeyir; 1978’den Günümüze Vergi ve Enflasyon Kıskacında Çalışanların Yoksullaştırılması; Lastik-İş Sendikası Araştırma Yayınları 2018
- DİSK-AR; Asgari Ücret Raporu; 2016
- DİSK-AR; Yaşanabilir Ücret, Yaşanabilir Memleket; Aralık 2018
- GÖKTÜRK Ece; Memleketimden “Esnekleşen” Emek Piyasası Manzaraları, s:126-133; Lastik-İş Dergisi, Eylül 2020

















