
‘’2018 yılının ikinci yarısından itibaren ortalığı değişik bir hava kapladı. Kökleri birkaç yıl öncesine dayanan bu ‘hava’ döviz fiyatlarının fırlaması ve çarşı-pazarın alev alması ile iyice belirginleşti. 2016 yılında enflasyon %8-9 dolayında açıklanmışken, asgari ücret %30 arttırılmıştı. Böylece asgari ücret yaklaşık net 1.200 TL’ye çıkıyordu. Birileri bu artışla ‘bütün dengelerin bozulduğunu’ söyleyip dururken, üç- beş ay içinde yeniden asgari ücretin yetersizliği üzerine tartışmalar başladı. Sonrasında hiç dikiş tutmadı. 2017’de enflasyon %12 iken 2018 asgari ücreti enflasyonun üzerinde %14,2 arttırıldı. Buna karşı artış talepleri hiç durmadı. 2018 yılının eylül ayında patates-soğan fiyatları 7-8 TL’ye çıkınca ipler koptu. Şimdi herkes 2019 yılbaşını bekliyor. 2018 yılının enflasyon oranı %25 dolayında öngörülüyor. ‘Acaba asgari ücret net 2.000 TL mi olacak? Ama yetmez; daha fazla olmalı. ‘Şimdi kimse ikna olmuyor. ‘Net şöyle olsun; bakın bu kadar AGİ ekleniyor; toplamı şu kadar net ediyor.’ sözleri hiçbir etki yaratmıyor.
Ne oldu da böyle oldu? Ne kadar arttırılırsa arttırılsın yetersiz kalacağı düşünülen asgari ücret, böyle bir noktaya nasıl sürüklendi? Geniş kitlelerin bu tepkisi neden doğdu? Asgari ücret 2019’da ne kadar olmalıdır? 2018 krizi gerekçe gösterilerek 40 yıldır olduğu gibi, durum ‘idare’ edilebilir mi? Yoksa deniz gerçekten bitti mi? Böyleyse yeni bir yapı nasıl oluşturulabilir?’’ (1)
Yukarıdaki satırlar 2018 yılı Kasım ayında yazıldı. O dönemde 2018 yılı asgari ücreti konuşuluyordu. Bugün ise 2021 yılı asgari ücretinin belirlenmesi gündemde. Yukarıdaki yazıda yer alan 2019 ifadeleri yerine 2021 konularak okunursa, o günden bugüne değişen hiçbir şeyin olmadığı görülecektir. Gerçekten de o gün var olan tartışmalar ve sorunlar hiçbir çözüme kavuşmadan bugüne kadar taşınmış bulunmaktadır.
Türkiye çalışma ilişkileri alanında var olan sorunların hiçbirisini çözemeden yıllarını geçiriyor. Çözülemeyen sorunlar ise giderek büyüyor ve iyice içinden çıkılmaz bir hale geliyor.
İş güvencesi için bu böyle…
Sendika üyeliğinin güvencesi için bu böyle…
Düşünce ve inanç özgürlüğü için bu böyle…
Örgütlenme özgürlüğü için bu böyle…
Grev hakkı için bu böyle…
Toplu sözleşme süreci için bu böyle…
Gelir dağılımı için bu böyle…
İşsizlik için bu böyle…
Enflasyon için bu böyle…
Aklınıza gelen ve sorun oluşturan tüm alanlar için bu böyle…
Dolayısıyla asgari ücret için bu durum fazlasıyla geçerli.
Tam bir çözümsüzlük hali bu. Deyim yerindeyse yıllardır ‘’toplumsal patinaj’’ yapıp duruyoruz.
DENGELERİ BOZMAK
Öte yandan birileri için bazı şeylerin çözümü olmuş olmalı ki bu değişmezlik durumu sürebiliyor. Bugün artık rekabet gücünü ucuz işçilik üzerinden sürdürebilmek için tüm topluma dayatılan ve toplumca katlanılan kötülüklere sınır çizilemiyor.
Örneğin, yeniden belirlenme süresi yaklaştığı için üzerinde çok konuşulmaya başlanan asgari ücret, 1978’in Türkiye’sinde var olan düzeyini yakalayabilmesi için bile, bugün aylık net 5000 TL’ye yükseltilmelidir. Fiyat ve Ulusal Gelir Artış değerleri ve ilgili tüm göstergeler bunu açıkça ortaya koymaktadır. (2) Aynı şekilde bu değer ücret gelirlerindeki aşınmanın ne denli inanılmaz boyutlara ulaştığını da göstermektedir. Bu tutarın bugün neredeyse kimse sözünü edememekte ve DİSK dışında herkes “şaşkın halde” durmaktadır.
Çünkü asgari ücret açlık sınırının altındadır ve bu durum onlarca yıldır böyledir. Bugünün farkı, artık herkesin bu gerçeği kabul etmekten başka çaresinin kalmamasıdır.
Dolayısıyla var olan dengeler ve eğilimler artık sürdürülemez haldedir.
Bugünün temel sorusu “Peki; o zaman ne olacak?” şeklinde ortaya çıkmakta ve “herkesin” hareketsiz kalmasına yol açmaktadır. Yaklaşık 40 yıldır uygulanan politikalarla asgari ücretin açlık sınırının altına çakıldığı; milyonlarca çalışanın sefalet ücretleri ile belinin büküldüğü bu koşullar nasıl değişecektir?
Bir değişimi yaratabilmenin ön koşulu bazı gerçeklerin cesaretle ve açıkça söylenmesidir. Örneğin var olan yapıya ilişkin olarak şu saptamanın açıkça ortaya konulması gerekir. ‘’Asgari ücretin yüksek oranda artışının bütün dengeleri bozduğu öne sürülerek asgari ücretin yükseltilmesine karşı çıkılmaktadır. Ancak bugün anlaşılması gereken sürdürülmesi mümkün olmayan dengeler üzerinde duran Türkiye ekonomisinin çıkış yolu bulabilmesi için gerçekten de “bütün dengelerinin bozulmasının” zorunlu olduğudur.’’ (3)
Dolayısıyla var olan kurulu dengelerin bozulmasını kabul etmeden asgari ücretin ‘’gerçek’’ bir ücrete dönüşmesi mümkün değildir. Öyleyse, “var olanı sürdürmek” söylemi hemen terkedilmeli ve yeni bir yapı ortaya konulmalıdır.
Bu doğrultuda kararlı bir yaklaşım DİSK tarafından gösterilmektedir. DİSK 2021 yılı için asgari ücretin en az aylık net 3.800 TL olması gerektiğini açıklamıştır. Ancak bununla yetinmek de, var olan ilişkileri bugüne kadar olduğu gibi değişmeden sürdürmek anlamına gelecektir. Çünkü asgari ücret DİSK’in önerdiği 3.800 TL’ye yükseltilse de sorun çözülemez.
ASGARİ ÜCRET İÇİN ARA HEDEF; ANA HEDEF
DİSK’in açıkladığı bu değerin öncelikle arttırılması ve satın alma gücü karşılığı olarak süreklilik kazanması gerekir. Türkiye’de bir asgari ücret belirlemesinde politikaların ‘’ara hedefi’’ başlangıçta 1978 yılı verilerini esas almak olmalıdır. Başka bir deyişle asgari ücreti aylık net 5.000 TL’ye çıkaracak şekilde kısa dönemli, örneğin üçer aylık artışlar programlanmalıdır. Bu çerçevede 2022 yılı, güncellenmiş 1978 değerlerine ulaşılması için hedef olarak alınabilir.
Asgari ücret konusunu bir çözüme ulaştırmak için “ana hedefin” asgari ücreti yoksulluk sınırı düzeyine çıkarmak olarak belirlenmesi gerekir. Bu çerçevede belirli bir süre içinde, örneğin 3 yılda, asgari ücretin güncellenmiş yoksulluk sınırına ulaşması programlanabilir. Türkiye’de yoksulluk sınırının altında bir asgari ücret olmamalıdır. Çalışanları yoksullaştırıcı büyüme ve “sözde gelişme” politikası şiddetle reddedilmelidir.
Bu değerler orta dönemde Türkiye’de asgari ücretin Yunanistan ile İspanya arasında bir yere oturması anlamına gelir ve toplumsal olarak ön görülebilir, makul ve insana yaraşır bir gelir düzeyini ifade eder. (4)
TOPLU SÖZLEŞME SÜREÇLERİ VE ASGARİ ÜCRET
Asgari ücretin rakamsal değerini de etkileyecek önemli bir uygulama, ülke çapında yoksulluk sınırına dayalı tek bir asgari ücret uygulamasının yanı sıra, başka düzenlemelerin de gerçekleştirilmesidir. Çünkü kalıcı ve anlamlı bir asgari ücret belirlenebilmesi için, toplu pazarlıklarla işkolları düzeyinde saptanacak farklı asgari ücretler oluşturulmak durumundadır. Asgari ücret için sendikalar, işveren örgütleri ve işveren devletin yer alacağı müzakere süreçleri oluşturulmalıdır. Bu süreçler grev hakkı ile desteklenmelidir. Türkiye’de ancak bu çerçeve içinde demokratik bir işleyişle adil gelir dağılımını sağlayan asgari ücret düzeyleri ortaya çıkabilir.
OLMAZSA OLMAZ KOŞUL: SOSYAL DEVLET
Son ve belki de en önemli konu, onlarca yıldır unutulan sosyal devlet yapısının geliştirilmesidir. Adil bir gelir dağılımının ve demokratik bir toplum yapısının ortaya çıkarılması yalnızca bu yolla mümkün olur. Böyle bir çerçevenin belirlenmesi, asgari ücretin vergi dışı bırakılması gibi “yapısal” konuları, Asgari Ücret Tespit Komisyonu gibi bürokratik kurumların üzerine yüklemeyi önler. Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun böyle bir düzeni kurma yetkisi de, gücü de yoktur. Ancak, bu konu bir politika hedefi olarak gerçek muhataplarının gündemine belirli bir takvim ve hedef çerçevesinde sokulmalıdır. Sendikalar, topluma ve siyasal yapılara hedef sunabilmelidir. Böylece çalışanların haklarını geliştirecek başka hedeflerle birlikte siyasal değişim programlarına konu edilebilir. Başka bir deyişle asgari ücret, emeklilik yaşı, emeklilik koşulları, vergi düzeni gibi konulara odaklanmış siyasal parti programları “rotası kaymış siyaseti” de gerçek yatağına oturtabilir.
Türkiye son 40 yılda sosyal devletten giderek uzaklaşıp “ideolojik bir saplantı halinde” özelleştirilmeye ve serbest piyasaya yöneldikçe büyük çıkmazlar ve çözümsüzlükler oluşmuştur. Eğitim, sağlık, barınma, sosyal güvenlik dahil tüm kamusal hizmetlerin toplumsal koruma alanından çıkarılması; sendikalaşma ve toplu sözleşme düzeninin geriletilmesi, bireysel ücretleri sefalet ücretlerine dönüştürmüştür. Yaşanan gelişmeler ve bugün oluşan sonuçlarla, adil bir vergilendirmeye dayalı kamu hizmetinin toplumsal refah ve kalkınma için ne denli gerekli ve vazgeçilmez olduğu iyice anlaşılmıştır. Bugün aklı başında hiç kimse, serbest piyasa düzeni içinde adaletli bir gelişmenin sağlanabileceğini öne sürememektedir. Çok uluslu sermaye güçlerinin temsilcileri bile sosyal sorumluluk projeleri üreterek ‘’şirketlerin toplumsal kabulünü’’ sağlamaya yönelik yaklaşımlar geliştirmektedir.
Öte yandan her aileye ya da her yurttaşa “sürekli bir gelir sağlanması” önerileri de giderek yaygınlaşmaya başlamıştır. Kimi sosyal demokrat çevrelerde bir çözüm yolu olarak benimsendiği görülen bu uygulamanın tek başına olumlu bir sonuç üretmesi beklenemez. Bu öneri, ancak, bütün yönleriyle geliştirilmiş planlı bir ekonomik faaliyet ve sosyal devlet kavramları eşliğinde bir anlam taşıyabilir.
Dolayısıyla Türkiye’de her yıl benzer şekilde ortaya çıkan asgari ücret tartışmaları, asgari ücretin belirlenmesinde yapısal bir değişim gerçekleştirilmeden çalışanların beklentilerini karşılayacak bir çözüme ulaşılmasını sağlayamaz.
Yukarıda da vurgulandığı gibi asgari ücretin gerçek değeri açısından bugün 1978’e göre yaklaşık üçte ikisi oranında satın alma gücünün gerilediği ortaya çıkmaktadır. Bu sonuç, yapılacak herhangi bir yüksek oranlı artışın kısa zamanda etkisini yitirmesine yol açmakta ve ücretliler için anlamlı hiçbir sonuç doğurmamaktadır. Uygulamada görüldüğü gibi ne kadar arttırılırsa artırılsın, mevcut sistem içinde asgari ücret deyim yerindeyse “ölü doğmakta” ve açıklandığı anda eskimektedir. Böyle olduğu için, onlarca yıldır yapılan uygulamalarla gelinen nokta; asgari ücretin açlık sınırının altında kalıcılık kazanması olmuştur.
Gerçek dışı varsayımlardan yola çıkılarak ekonomik krizler ve her türlü ekonomik zorluk ücret gelirlerinden sermayeye ve devlete yapılacak aktarmalarla çözüme kavuşturulmaya çalışılmaktadır. Oysa ücretlilerin gelirleri artık hiçbir krizi aşabilmek için kaynak olarak kullanılabilecek bir nitelik taşımamaktadır. Çünkü yaklaşık 40 yıldır uygulanan politikalarla asgari ücret açlık sınırının altına inmiş; ücretlilerin vergi yükü olağanüstü artmış; en düşük vergi dilimi olması gerekenin beşte birine gerilemiştir.
Bu durum 2018 yılında şöyle ifade edilmiştir: ‘’Dolayısıyla 2018 krizi ücretlilere ‘yüklenerek’ çözülemez. Gerçek bir kriz politikası için sosyal hizmetler, vergi politikaları, asgari ücret ve genel olarak ücretlerle toplu sözleşme sistemlerinde yapısal değişim kaçınılmazdır. Bu değişim gerçekleştirilmez ise, Türkiye gelecekteki yılları sürekli kriz içinde yaşamak zorunda kalacaktır. ‘’ (5)
Asgari ücret tartışmaları, burada sözü edilen ‘’gelecek yılların sürekli kriz ortamı içinde yaşanması” vurgusunun en açık örneğidir. Birkaç yıl önce yapılmış bu saptamalar bir kahinlik değil; neden-sonuç ilişkisine dayalı rasyonel öngörülerin ortaya çıkardığı olgulardır. Ne yazık ki Türkiye’de hiçbir sorun çözülmeden, sermayenin kısa ve uzun dönem çıkarları doğrultusunda alınan önlemlerle yetinilmektedir. Böylece, deyim yerindeyse “topu taca atmak” zaman içinde giderek daha büyük açmazları doğurmakta ve çözümsüzlükleri büyütmektedir. Bu tür bir yaklaşımın tüm topluma dönük faturası, gün geçtikçe ağırlaşan sorunlar olmaktadır. Bu çözümsüzlükler ise her gün daha fazla toplumun bütünlüğünü ve barışını tehdit eder bir nitelik kazanmaktadır.
1) ATAMAN Üzeyir, 1978’den Günümüze Vergi ve Enflasyon Kıskacında Çalışanların Yoksullaşması, Kasım 2018, Lastik-İş Araştırma Yayınları: Sayfa 6
2) 1978 Yılı 1980’de gerçekleştirilen 12 Eylül darbesinden önceki baz yılı olarak düşünülmüştür. Gerek askeri cuntanın baskı ve yasakları, gerekse 24 Ocak Ekonomik Kararlarının ucuz işçilik politikasına dayanması, bu dönemin hemen öncesini asgari ücret için anlamlı bir başlangıç haline getirmektedir. Nitekim tarafımızdan yapılan çalışmalar, 1978 yılının esas alınması halinde 2021 yılı asgari ücretinin aylık net 5000 TL olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Aynı şekilde DİSK tarafından Aralık 2020’de yayınlanan ve 2021 asgari ücretini konu alan “Salgın Günlerinde Asgari Ücret Gerçeği” başlıklı araştırmada da, 1978 yılı baz alındığında asgari ücretin net 4500 TL olması gerektiği ifade edilmektedir.
3) ATAMAN Üzeyir, Age: Sayfa 63
4) 2020 Yılı Asgari Ücreti Yunanistan’da aylık 754 Euro, İspanya’da ise aylık 1.050 Euro’dur. Kaynak: Eurostat
5) ATAMAN Üzeyir, Age: Sayfa 63

















