
Türkiye eğlenceli bir ülke… Her an beklenmedik işler oluyor… Bugünlerde ekonomi ve hukuk alanlarında reformdan söz edilmişken, birden konu yeni bir anayasa yapmaya kadar geldi.
Anlaşılıyor ki dün yok bu ülkede; herkes bugünü “oynuyor”!
Özeleştiri de yok…
Yoksa, örneğin, 12 Eylül 1980’de Kenan Evren ve Cuntacılarla iş tutanların bugün “demokrasi aşığı” gibi dolaşmaları mümkün olabilir miydi? Geçmişin her anında temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması ya da ortadan kaldırılması için mücadele edenler demokrat sayılabilir miydi?
Ama bu sorulara yanıt bulabilmek için, önce üzerinden 40 yıl geçen ve bugün yaşı 50’ye dayananların bile zor anımsayacağı 12 Eylül’de neler olduğuna ve bugüne neler kaldığına bir bakmak gerekiyor…
12 Eylül 1980 günü sabaha karşı saat 04:00 sularında Genelkurmay Başkanı Kenan Evren; Hava, Kara, Deniz ve Jandarma Kuvvetleri’nin komutanlarıyla birlikte, emir komuta zinciri içinde yönetime el koydu. Beş General MİLLİ GÜVENLİK KONSEYİ’ni oluşturdu ve Türkiye’yi Kasım 1983 e kadar 3 yıl yönetti.
Gençlerin karşılaştırabilmesi için, 15 TEMMUZ 2016 KALKIŞMASI benzer bir adım olarak göz önüne alınabilir. Ancak 15 Temmuz’un, 12 Eylül’ü yaşamış bir ülkede kötü bir kopya sayılacağını unutmamak koşuluyla!
Elbette 15 Temmuz bastırıldığı ve başarısız olduğu için akıllarda “demokrasi kahramanları” kaldı… Gençler 12 Eylül sonrasının görüntülerine tanık olmadılar! 15 Temmuz başarılı olsaydı ortalıkta nasıl bir “cümbüş” yaşanırdı bilinmez. Yok; aslında 15 Temmuz’un neler yapacağı, ülkeyi nasıl bir karanlığa sokacağı biliniyor. Merak edilen, darbe başarılı olsaydı, demokrat görünenlerin birçoğunun nasıl “dans edeceği” konusudur.
Evet; 12 Eylül 1980’de Askeri Cunta yönetime el koymuş ve seçilmiş hükümeti görevden almıştır. TBMM kapatılmıştır; 1961 Anayasası yürürlükten kaldırılmıştır. Siyasal Partiler de kapatılmıştır. Sendikaların faaliyetleri yasaklanmış, toplu sözleşme düzeni askıya alınmış ve bütün grevler yasaklanmıştır. Milyonlarca insanın yaşadığı koskoca ülke gözaltılarla, tutuklamalarla, işkencelerle, idamlarla bir toplama kampına dönüştürülmüş ve Türkiye tarihinin en kanlı ve karanlık dönemlerinden birisi yaşanmıştır.
Bütün bunlar neden olmuştur? Çünkü 12 Eylül, Türkiye’ye biçilen yeni roldür; 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları’nın uygulanabilmesi için toplumun 150 yıllık demokratik birikiminin acımasızca yok edilişidir.
Bu karanlık dönem uygulamalarına ve cunta yönetimine arka çıkanlar, günümüzün moda deyimiyle “kandırıldıkları” için mi 12 Eylül yönetimine destek olmuşlardır?
Tarih hiç de öyle söylemiyor…
İşte örnekler:
“Sayın orgeneral Kenan Evren,
Devlet Başkanı, Milli Güvenlik Konseyi ve Genel Kurmay Başkanı, Ankara,
12 Eylül Cuma günü radyo ve televizyonda yaptığınız samimi ve gerçekçi konuşmadaki düşüncelere katılmamak mümkün değildi.
Ülkemizin hizmetinde geçen 60 yılı düşünürken tecrübelerime dayanarak birkaç önemli noktayı size arz etmek istedim.
(…)
Memlekette işler çıkmaza girdiği zaman, Türk ordusu müdahale etmekte ve sonradan kışlasına çekilerek, devlet idaresini sivil hükümetlere terk etmektedir… (12 Eylül 1980’de) silahlı kuvvetler, “mecburen” devlet idaresini ele almıştır.
(…)
Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir…
İşçi işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar dikkatle incelenerek asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bu düzenleme yapılırken bazı sendikaların Türk devletini ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır. Diğer taraftan, DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek v e faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak kendi davalarını devam ettirmek niyetindeler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır.
Kıdem tazminatı karşılıkları kurulacak bir fonda toplanmalıdır. İşçilere dönecek yıllık miktarlar ayrıldıktan sonra geriye kalan kısım kamu ve özel sektör yatırımları için düşük faiz ile kullandırılmalı, bu fonun yeni işgücü yaratması sağlanmalıdır…
12 Eylül harekatının ilk günlerinde sinmiş gözüken solcular, aldıkları emirlerle şimdi yeniden harekete geçmişler(dir)…
Bu defa girişilen ıslahat hareketlerinin muvaffak olmaması için:
Milli güvenlik konseyi üyelerinin arasını açmak,
Konsey üyeleriyle hükümetin arasını açmak,
Silahlı Kuvvetler kademeleriyle hükümetin arasını açarak, cunta kurmaya yönelmek,
İşçi sınıfını ayaklandırma amacıyla komünist partinin, solcu örgütlerin, Kürtler’in, Ermeniler’in, bir takım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır. Bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir.
(…)
Turgut Özal bir dahi değildir. Onun da hataları olabilir. Fakat bu nazik dönemde, mevcudun içinde, meselelerimizi en iyi bilen insandır. Dedikodulara bakmadan kendisini tutmakta fayda vardır…
…herhangi bir bilgi arzu edilirse emrinize amadeyim…” [1]
Ne denilebilir ki? Bu ifadeler ve bakış açısı, paranoya ile kurnazlığın iç içe geçmiş halinden başka nedir? Türkiye’nin en saygın iş insanı, darbecilere destek çıkmakla kalmayıp, akıl ve öğüt vermekte; araya da kendi çıkarlarını ifade eden sınıfsal taleplerini ustaca yerleştirmektedir. 12 Eylül Cuntasının “ıslahatçı olduğunu” söyleyebilmek nasıl mümkündür?
Her şey tamam da, böyle bir yaklaşımın demokrasi ile ya da demokratikleşme ile en küçük bir ilişkisi söz konusu olabilir mi?
Ancak ne yazık ki bu yaklaşım, tek tek işverenlerin ötesinde aslında işveren örgütlerinin kurumsal bakış açısını da yansıtmaktadır.
“12 Eylül 1980 iç ve dış düşmanların bu ülkeyi parçalamaya, yok etmeye ve yabancı ellere teslim etmeye yönelmiş komplolarına karşı hürriyete, adalete ve fazilete aşık evlatlarının uyanık bekçiliğini ortaya koyduğu bir tarihtir. Kahraman bir milletin, kahraman ordusunun, vatan borcunu yerine getirdiği bir tarihtir.
(…)
Ekonomideki sıkıntılara ek olarak, ideolojik grevler ve iş yavaşlatmaları üretimi büyük ölçüde azaltmış; ihracat durmuş, döviz sıkıntısı karşılanmayacak ölçüde büyümüştür. İşte geçtiğimiz dönemin yaşanan bu ağır şartlarına, milletimizin kahraman ordusu tarihi bir görev üstlenerek 12 Eylül 1980 harekatı ile son vermiştir.” [2]
Şimdi bu kurumlar, demokrasinin kurumları; öyle mi? Her zora düştüğünde kendi çıkarlarını sağlayabilmek için askeri darbeye çağrı yapmak, alkış tutmak, darbecileri gerdan kırarak desteklemek demokratlık mı oluyor? Yoksa demokrasiyi içerden hançerlemek mi?
Hiç utanma duygusu yoksa, bir öz eleştiri de mi yok?
İşverenlerin 12 Eylül değerlendirmeleri ile devam edelim:
“Üç senelik bir iş barışı yapmak mecburiyetindeyiz. Grevlerle çok şey kaybettik, maliyetlerimiz çok yükseldi.” [3]
“24 Ocak kararlarının ekonomi tarihimizde önemli bir yeri bulunmaktadır. Kararların alınması kadar, 12 Eylül’den sonraki yönetimin bunlara devamlılık sağlaması da büyük önem taşımaktadır. 24 Ocak kararlarının başarıya ulaşmasında en büyük pay bu yönetime aitti. 12 Eylül’den sonraki yönetim 24 Ocak kararlarının başarısını 2 kat arttırmıştır.” [4]
“12 Eylül olmasaydı 24 Ocak kararlarının sonucu çok dehşet verici bir tablo olurdu. Bu uygulamalara 12 Eylül kararları mı demek lazım, 24 Ocak kararları mı? Artık bilemem.” [5]
“12 Eylül harekâtından önce her şeyi demokratik bir sistem altında yapmak zorundaydık. Bu da karar almak, yasa ve yönetmelik çıkartmak için aylar geçmesini gerektiriyor. En büyük fark askeri yönetimin, zamanında ve doğru kararlar almasıyla çok değerli zaman tasarrufumuzun olmasıdır.” [6]
“20 yıldır biz ağladık, onlar (işçiler) güldü.” [7]
Dönemin başbakan yardımcısı Turgut Özal, çalışma yaşamıyla 12 Eylül ilişkisini şöyle kuruyordu; “12 Eylül harekâtından sonra Ekonomik İstikrar Programının uygulamasına aynen devam edileceğini ifade etmesi ve bizzat bu harekatın getirdiği bu güven ortamı ve iş barışı sayesinde üretim ve ihracatta önümüzdeki aylarda ciddi bir artış görülecektir.” [8]
Hiç sıkılmadan kullanılan böyle bir iş barışı kavramı, ne anlama geliyordu? Üstelik bu sözü söyleyenler toplumda ağırlığı olan saygın işverenler ile ülkede daha sonra yaşanacak sözde demokratikleşme atılımının önderi olacak siyasal yetkililerdi. İşçi sınıfının tüm haklarının yok edildiği, toplumun ses çıkaramaz hale sokulduğu, sendikaların kapatıldığı koşulları, iş barışının sağlanması şeklinde değerlendiren sivil ve demokratik anlayış!… Herhalde dünyada eşi benzeri olmayan, başka birçok konuda olduğu gibi “Türk malı” sayılabilecek bir iş barışı tanımı ile karşı karşıyayız.
Bütün bu yazılanların anlamı, “İşverenler istedi; 12 Eylül, yerine getirdi” demektir. Başka bir deyişle, işverenler süngülerin gölgesinde ve zor kullanarak ne istedilerse elde ettiler.
Bu gerçeği döneme ilişkin bilimsel incelemelerde de açıkça görmek mümkündür. Örneğin, Bülent Tanör yeni Anayasa’nın, genel olarak yürütmenin ve devlet otoritesinin güçlendirilmesi konusunda Anayasa Komisyonu’na görüş bildiren TİSK’in önerileriyle açık bir paralellik içinde olduğunu vurgulamaktadır. Aynı şekilde, 12 Eylül’ün çalışma yaşamı ve sendikal düzenle ilgili konularda TİSK önerilerini esas aldığını ve Anayasa Komisyonu‘nun hazırladığı ilk taslağın TİSK Genel Sekreteri ve Anayasa Komisyonu üyesi Rafet İbrahimoğlu tarafından hazırlandığını belirtmektedir. [9]
Peki sendikalara ne demeli? Örneğin, Türk-İş Yönetim Kurulu, 1980’de Cuntacılara şöyle sesleniyordu;
“Milli Güvenlik Konseyi adına sayın devlet Başkanının ifade ettiği gibi, ülkemizde devlet otoritesini yeniden hâkim kılabilmek, ülkeyi yaşanılır hale getirebilmek, can ve mal güvenliğini korumak ve Türk demokrasisini gerçek ve sağlam temeller üzerine oturtmak hiç şüphesiz büyük vatandaş topluluğunun da ciddi özlemi haline gelmiştir. Türk-İş Yönetim Kurulu, 12 Eylül’den sonra, yurdumuzun en büyük işçi kuruluşu olarak Milli Güvenlik Konseyine yardımcı ve destek olmayı bir vatanperverlik saymaktadır.” [10]
Gerçekten de Türk-İş, “Türk demokrasisini gerçek ve sağlam temeller üzerine oturtmak” için hiçbir özveriden kaçınmamış ve Türk-İş Genel Sekreteri Sadık Şide Cunta hükümetinde Sosyal Güvenlik Bakanı olarak yer almıştır.
Ne yazık ki, bu çabaların hiç birisi Türk demokrasisini kurtarmaya yetmemiştir! Türkiye’de demokrasi 12 Eylül 1980’den bugüne kadar geçen 40 yıl boyunca üzerine oturacağı “gerçek ve sağlam temelleri” arayıp durmaktadır.
Sendikalar Genel Kurul çalışma raporlarında konuyu işlemeyi aralıksız sürdürmüştür. Örneğin, HAK-İŞ, Genel Kurul Çalışma Raporu’nda 12 Eylül’ü adeta 12 Eylül generalleri gibi değerlendirmektedir:
“12 Eylül öncesi günlerde, iller ilçeler, köyler, mahalleler işgal edilmiş, rahatça enternasyonal marşı söylenmiş, komünizm şiddet derecesine varmıştı. Sanayi tesisleri, fabrikalar çalışamaz hale gelmiş, yabancı ideolojiye bağlı işçi teşekkülleri ve bundan yararlanan sendika ağaları türemiştir. Bu işçi örgütleri büyük şehirlerde kanlı meydanlar oluşturmuşlar ve bazı politikacılar bile hareketlere katılmışlardır. Bu durumlar karşısında TÜRK ordusu ülke yönetimine tümüyle el koymuş, 12 Eylül 1980 tarihi yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur… Milli Güvenlik Konseyinin 7 nolu bildirisiyle anarşiyi körükleyen, işçileri karanlık emelleri uğruna ve kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendiren sendika ve konfederasyonlar faaliyetten men edildiler.” [11]
Evet; öyle anlaşılıyor ki, yabancı ideolojiye bağlı ve işçileri karanlık emelleri uğruna yönlendiren sendikalar baskı ve zorla sistem dışına itilince, ortalık yerli ideolojiye bağlı ve aydınlık emelleri uğruna işçileri yönlendiren sendikalara kalacaktı!?
Görüldüğü gibi Türk-İş ve Hak-İş yönetimleri Askeri Cunta’yı, Kenan Evren’i ve uygulamalarını alkışlıyordu. Onlara göre vatanperver olmak, milli ve yerli olmak için, 12 Eylül darbesi desteklenmeliydi. İlginç olan, işverenlerin ve işveren örgütlerinin de darbeyi desteklerken neredeyse aynı ifadeleri kullanmasıydı. Ancak işverenler yalnızca 12 Eylül’ü desteklemiyor, işin özünü de ifade ediyordu: 24 Ocak kararlarının uygulamaya konulması için 12 Eylül darbesinin yapılması gerekiyordu.
Üstelik Türk-İş ve Hak-İş’in işveren örgütleri ile birlikte darbeyi desteklemekle yetinmediği görülmektedir. Bütün bu güçler, Cuntacılar’a destek olurken aynı zamanda işçi sınıfının gelişen örgütü niteliğindeki DİSK’i en ağır ifadelerle suçluyorlardı. Bu konuda darbecilerin, işverenlerin, Hak-İş’in ve bir ölçüde Türk-İş’in dili hemen hemen aynı olmuştur.
Bu gelişmeler karşısında, temel hak ve özgürlükler için işçi sınıfının gerçek sesi, DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk tarafından yükseltiliyordu. Binlerce DİSK’linin yargılandığı davada Abdullah Baştürk, “Ülkemizde onca önemli sorun varken, işçiler olarak susacak mıydık?” diye haykırıyor ve şöyle devam ediyordu:
“Eğer suçumuz soygunculuğa, sömürü ve baskıya, kaçakçılığa karşı çıkmak ise,
Eğer suçumuz daha yüksek ücret istemekse,
Eğer suçumuz daha fazla ikramiye, kıdem tazminatı elde etmekse,
Eğer suçumuz emperyalizme ve faşizme karşı çıkmak ise,
Eğer suçumuz kimsenin kimseyi sömürmediği, kimsenin kimseye kul olmadığı güzel günler için mücadele etmek ise,
Eğer suçumuz gerçek demokratlar ve yurtseverler olmak ise,
Eğer suçumuz 1961 anayasasını savunmak ise,
Biz bu suçları kabul ediyoruz.
(…)
İnsanoğlu daha iyiye, daha güzele doğru yürüme mücadelesini vermektedir. Bu mücadele içinde kalıcı olan, vazgeçilmeyecek olan temel insan hak ve özgürlükleri olacaktır. Hiçbir örgüt, hiçbir kimse özellikle bir sendikacı bu haklar için mücadele vermekten kaçamayacak.”[12]
Bu ifadeler gelecek için, demokrasi için, işçi hakları için gerçek umut ve güvencelerdi. Bugün de değerinden hiçbir şey yitirmeden sahiplenilmesi gereken ilkeler olarak bütün canlılığıyla durmaktadır.
Sınıf mücadelesi içinde gerektiği gibi yer almayanlar için tarih hiç de bekledikleri gibi yaşanmadı. 12 Eylül henüz emekleme döneminde olan tüm demokratikleşme birikimlerini sildi süpürdü. 1982 Anayasası ile getirilen yeni düzen, temel hak ve özgürlüklerin yasaklanıp sınırlandığı, açık bir baskı düzeniydi.
Bu düzende düşünce ve örgütlenme özgürlükleri artık yalnızca görüntüde kalmıştı. İstenmeyen siyasi partilerin seçimlere girmesi engellendi ve yüksek barajlı anti demokratik bir seçim sistemi oluşturuldu. 12 Eylül yönetiminin ürünü Yüksek Öğrenim Kurulu (YÖK) kuruldu ve DİSK ile birlikte bütün gelişmelerin sorumlusu olarak görülen üniversitelerin özerkliği yok edildi.
12 Eylül yönetimi gerek uygulamada gerekse yasal düzenlemelerde en büyük darbeyi işçi haklarına ve sendikalara vurdu. O güne kadar toplu sözleşmeler ile elde edilmiş haklar budandı. Sendikalara Anayasa ile siyaset yasağı getirilerek uysal kuruluşlar oluşturulmaya çalışıldı. İkramiye sayısı yasayla sınırlandı. Satın alma gücü düşürüldü. Kıdem tazminatı adete hızla eritildi. Kamu çalışanlarının sendika hakkı engellendi. İşçilerin grev yapması büyük ölçüde yasak hale getirildi. Sendika üyeliğine noter koşulu düzenlendi. Sendika yöneticisi olabilmek için en az 10 yıl fiili çalışma koşulu getirildi. Toplu iş sözleşmesi hakkına ulaşmak çeşitli baraj ve yasaklarla zorlaştırıldı. Grev ertelemeleri yaygın hale getirildi. Hak grevi yasaklandı…
“İşverenler ne istediyse oldu” derken işte bu yaşananları kastediyoruz. TİSK 12 Eylül’ün Anayasa tartışmaları içinde bu taleplerini aşağıdaki şekilde gündeme getiriyordu [13];
- Sendikaların siyasi partileri desteklemeleri önlenmelidir.
- Sendikalarla derneklerin birbirlerine mali yardımda bulunmaları engellenmelidir.
- Sendikalar idari ve mali açıdan her yıl denetlenmelidir.
- Hak grevi yasaklanmalıdır.
- Grev yasakları genişletilmelidir.
- Lokavt anayasal kurum haline getirilmelidir.
- Grevin başlama tarihi işverene önceden bildirilmelidir.
- Grev kararları belli bir süre içinde uygulanmalı, bu süre geçtikten sonra grev hakkı kullanılamamalıdır.
- Uzlaştırma sistemi kaldırılarak arabuluculuk yöntemi geliştirilmelidir.
- Birden fazla sendikaya üyelik yasaklanmalıdır.
- Her işyerinde tek bir toplu iş sözleşmesi bağıtlanmalıdır.
En büyük işçi kuruluşu dahil, milli-yerli ideolojiye bağlı işçi teşekkülleri cuntayı desteklerken, işverenlerin bütün talepleri 1982 Anayasası ile 1983’te çıkarılan 2821 ve 2822 sayılı Çalışma Yasaları’nda yer alıyordu. Bu uygulamalar sonucunda ise işçinin sofrasındaki iki ekmek bire iniyordu. Gerçekten de 1988 yılına gelindiğinde 12 Eylül 1980 öncesine göre işçilerin satın alma gücü yarı yarıya azalmış ve bütün işçiler büyük bir yoksulluk içine düşmüştü.
Aynı şekilde, Cunta öncesinde, emekli olurken eline geçen kıdem tazminatıyla başını sokabilecek bir yuvaya kavuşabilen işçiler, artık bir evin bir odasını bile alamaz hale geldiler. Aynı dönemde sendika üyesi işçilerin toplam sayısı Cunta öncesindeki örgütlü işçi sayısının yarısına indi. Oysa geçen süre içinde toplam işçi sayısı iki kat artmıştı. Aynı biçimde toplu sözleşme hakkından yararlanan işçilerin sayısı da büyük ölçüde azalarak hızla düştü ve özel sektörde %3-4 gibi oranlara indi.
Gerçekten de yerli ideolojiye sahip işçi konfederasyonları ile sürdürülen “sendikal ilişki” sonunda aydınlık bir geleceğe ulaşılmıştı(!); ama bu doğan güneş yalnızca işverenleri aydınlatmış, işçileri zifiri bir karanlığın içine sokmuştu. Dolayısıyla, 1980 sonrasında yerleştirilen “milli ve yerli demokrasi” sendikalar ve işçiler için her açıdan yoksunluk yaratırken, sermaye için gerçek bir birikim dönemi olmuştur.
12 Eylül sonrasında yapılan düzenlemelerle, güçlü sendikacılık yaratmayı amaçlayan “Türk Tipi Endüstri İlişkileri Sistemi” yürürlüğe konulmuştur. Ama bu güçten, işçi sınıfının haberi yoktu!
Dolayısıyla, 12 Eylül’ü anlamak için söylenecek ilk söz: 12 Eylül, yalnızca 12 Eylül 1980 değildir.
12 Eylül, ulusal ve uluslararası boyutları olan, Türkiye toplumunu yüz yıl geriye götüren ekonomik, sosyal ve siyasal bir karşı devrimdir. 12 Eylül’den sonra gerçekleşen onlarca genel seçime ve Anayasa değişikliğine karşın 12 Eylül düzeninin bugün hala varlığını sürdürdüğü somut bir olgudur. Sendikaların ve işçi hareketinin üzerine çullanan ulusal ve uluslararası sermaye ile Askeri Cunta’nın yok ettiği demokratik kazanımlar ve işçi hakları, bugün hala geri kazanılabilmiş değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin demokrasi serüveninin incelendiği bu yazıda, 12 Eylül 1980 dönemine özel bir bölüm ayrılmış ve deyim yerindeyse incelemeye bir 12 Eylül arası verilmiştir.
12 Eylül sonrasının demokratik gelişme öyküsü ile son 40 yılı değerlendirmeye devam edeceğiz.
[1] Vehbi Koç, Hatıralarım, Görüşlerim, Öğütlerim, İstanbul, Vehbi Koç Vakfı, Aktaran: DİSK-AR Emeğe Karşı Sermaye Darbesi, Kasım 2020, İstanbul, s. 82-84.
[2] TİSK, 14. Olağan Genel Kurul Çalışma Raporu, 1982, Yayın No: 62,
[3] DİSK-AR Emeğe Karşı Sermaye Darbesi, Kasım 2020, İstanbul, s. 25.
[4] İbrahim Bodur, İstanbul Sanayi Odası Meclis Başkanı, Cumhuriyet, 26 Ocak 1982.
[5] Dündar Soyer, İzmir Ticaret Odası Başkanı, Cumhuriyet, 26 Ocak 1982.
[6] Rahmi Koç, Cumhuriyet, 26 Ocak 1982.
[7] DİSK-AR, Emeğe Karşı Sermaye Darbesi, Kasım 2020, İstanbul, s. 38. (Halit Narin, TİSK Genel Başkanı 9 Şubat 1983 tarihli konuşmasından alıntı)
[8] DİSK-AR, Emeğe Karşı Sermaye Darbesi, Kasım 2020, İstanbul, s. 31.
[9] Bülent Tanör, İki Anayasa, 1961-1982, İstanbul, Beta, 1986, s. 108-109 .
[10] Yıldırım Koç, Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi, 1975-1991, Birleşik Matbaacılık, İzmir, s. 228.
[11] Hak-İş, 3. Genel Kurul Çalışma Raporu, 19-20 Aralık 1981, Ankara, 1981, s. 31.
[12] Abdullah Baştürk’ün 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı 2 No’lu Askeri Mahkemesi’nde yaptığı savunmadan, Şubat 1986, Aktaran: DİSK-AR, Kasım 2020, s. 76-78.
[13] TİSK 14. Olağan Genel Kurul Çalışma Raporu, 8 Nisan 1982, Ankara, TİSK Yayını.

















