
Türkiye 1990’lı yıllara 12 Eylül düzeninin hakim olduğu bir toplumsal ortam içinde girdi. Ancak toplumda derinden derine bir mücadele sürüyordu. Özellikle 90’lı yıllara doğru giderek daha yüksek sesle değişim talepleri ifade edilmeye başlanmıştı. Burada da öncülüğü emekçiler ve çalışanların örgütlü olduğu sendikalar alıyordu. Örneğin 1989-90 yılları, 1980’den on yıl sonra toplu iş sözleşmeleri ile çalışanların satın alma gücünün arttırıldığı bir dönem oldu. Dolayısıyla 1990’lı yıllar boyunca Türkiye’de etkili bir toplumsal mücadele sürdürüldüğü söylenebilir.
1983’te askeri cunta sona erdikten sonra, 2000’li yıllara kadar adım adım bir demokratik gelişme kavgası yürütüldü. İşkenceler, gözaltılar, madenci direnişleri, grevler, Ankara yürüyüşleri, 1 Mayıs’ı İşçi Bayramı olarak kabul ettirme mücadelesi, demokratikleşme kavgası, iş güvencesi arayışı, örgütlenme özgürlüğü için mücadele!… Ve elbette yoksullaşmış milyonlarca ücretlinin satın alma gücünü arttıracak ekonomik mücadele ve ücret artışı talepleri!
Bu dönem aynı zamanda işçi hareketinin de ‘’öğrendiği’’ bir süreç olarak yaşandı. Özellikle 1 Mayıs İşçi Bayramı için verilen mücadele örnek bir nitelik taşıyordu. DİSK’in öncülüğünde, 12 Eylül 1980 öncesinde var olan önyargılar aşılarak önemli bir başarı elde edildi. Kimse öz eleştiri yapmadı; ama olsun: Artık hiç kimse 1 Mayıs’a ‘’Komünist Bayramı’’ ya da ‘’Yahudi Bayramı’’ diyerek karşı çıkmıyor. 1 Mayıs günü tatil oldu ve tüm işçilerin alanlara çıkarak kutladığı bir anma gününe dönüştü. Gerçi Taksim takıntısı hala sürüyor; ama bir gün çözüleceği umudu da sürüyor.
Başka ne oldu? Ya da başarı sayılabilecek başka örnekler söz konusu mu?
1982’de %92 ile kabul edilen anti-demokratik anayasa ortadan kaldırılabildi mi? Bu konudaki talepler siyasal ve toplumsal alanda ne ölçüde gerçekleşti?
Türkiye’de 1983 ile başlayan 40 yıl boyunca, sonuncusu 2018’de gerçekleşen 11 genel seçim yaşandı. 2015 yılı gibi bir yıl içinde iki seçimin gerçekleştiği dönemler de oldu. Aynı süreçte asıl olarak 1995 ile başlayan, 2010 ve 2017 ile devam eden 19 anayasa değişikliği de gerçekleşti.
Sadece bu bilgiler bile, dönemin ne ölçüde yaygın bir hareketlilik içinde yaşandığını göstermeye yeterlidir. Ancak burada sorulması gereken asıl soru, dönem boyunca iktidar olan değişik eğilimlerdeki siyasal partilerin demokratikleşme adına ne kadar adım attıklarıdır. Aynı şekilde yapılan anayasa değişikliklerinin gerçekten bir demokratik düzen değişikliğini amaçlayıp amaçlamadığıdır.
Yakından bakıldığında görülen, hiçbir iktidarın 40 yıl boyunca seçim ve siyasal partiler düzeni dahil, anlamlı bir demokratikleşme adımı atmadığı ya da atamadığı gerçeğidir. Türkiye, bugün, 12 Eylül anayasasının düzenlediği çerçeve içinde ‘’seçilmiş krallar’’ konumuna gelen siyasal parti liderleri tarafından yönetilmektedir. Halkın temsilini adaletsiz hale getiren yüksek seçim barajı 40 yıldır varlığını sürdürmektedir. Üstelik bazı siyasi yapılar, rakiplerini ortadan kaldırmak adına bu yüksek barajlı sistemi savunmuştur; savunmaya da devam etmektedir.
Türkiye’de 1995 yılında başlayan anayasa değişiklikleri, başlangıçta 12 Eylül yasaklarını aşma iradesini bir ölçüde taşımıştır. Örneğin 1995 değişiklikleri ile kamu çalışanlarının sendikalaşma yasağı kaldırılmış, sendikalara siyaset yasağı getiren çağ dışı uygulama anayasadan çıkarılmıştır. Bu eğilimin özellikle Avrupa Birliği üyeliğine adaylık süreci içinde, 2000’li yılların başına kadar devam ettiği ve örneğin idam cezasının kaldırılması gibi adımların bu dönemde atıldığı görülmektedir. Ancak arkasından gelen 2010 ve 2017 yıllarında yapılan geniş kapsamlı anayasa değişikliklerinin, Türkiye’yi, 12 Eylül ile rayından çıkarılmış 150 yıllık ‘’demokratikleşme yörüngesi’’ne oturtmak için yapıldığı söylenemez.
Oysa, tüm anayasa değişiklikleri görüntüde demokratik bir topluma ulaşmak iddiasıyla yapılmaktadır.
Örneğin 2010 yılında gerçekleştirilen Anayasa değişikliği sırasında hem içerik hem de biçim olarak 12 Eylül düzenini aşmak gerekçesi öne sürülmüştür. Başka bir deyişle, 2010 değişiklikleri, 12 Eylül ürünü 1982 Anayasasının demokratikleştirilmesi olarak savunulmuş ve 12 Eylül düzeninin sona erdirileceği propagandası yapılmıştır. Üstelik bu algıyı pekiştirmek için, Anayasa değişikliğinin halk oyuna sunulma tarihi de 12 Eylül 2010 olarak belirlenmiştir.
Ancak yapılan değişikliklerin, birkaç küçük ayrıntı dışında, 12 Eylül cuntası tarafından yerleştirilen baskıcı düzeni ortadan kaldırmakla ve demokratikleştirmeyi sağlamakla hiçbir ilişkisi yoktur. 2010 değişiklikleri, demokratikleşmeyi değil, egemen güçlerin denetimini arttıran daha baskıcı bir düzene dönüşmeyi sağlayacak özelliktedir. Bu durum, DİSK tarafından “12 Eylül’de 12 Nedenle Hayır” başlıklı bir kitapçıkla ortaya konulmuştur. DİSK tarafından DİSK’İN SESİ dergisinin Referandum Özel Sayısı olarak 19 Ağustos 2010 tarihinde yayınlanan kitapçıkta Anayasa değişikliği için özetle şöyle denilmektedir:
“ 1. Anayasa değişikliği paketi hazırlanırken izlenen yol ve yöntemler yanlıştır (sayfa, 5).
- Anayasa değişikliği ile 12 Eylül faşizmine karşı çıkıldığı veya 12 Eylül döneminin sona erdiği iddiası katıksız bir demagojidir (sayfa, 7).
- Bu değişim paketi demokratik bir toplumsal dönüşüm için gereken hiçbir düzenlemeyi içermemektedir (sayfa, 9).
- Bu Anayasa paketi ile iddia edildiği gibi sendikal örgütlenmeye ve grev özgürlüğüne ilişkin yasaklar kaldırılmamaktadır (sayfa, 12).
- Yeni düzenlemeler kamu çalışanlarına zorunlu tahkim ve mutlak bir grev yasağı getirmektedir (sayfa, 17).
- Kamu çalışanlarının toplu sözleşme hakkının kapsamı toplu sözleşme kavramını ortadan kaldıracak şekilde daraltılmakta ve emeklilerin kaderi yine siyasal iktidara bağlanmaktadır (sayfa, 18).
- Anayasa mahkemesi devlet koruyuculuğu ile birlikte, yürütmenin koruyuculuğuna yöneltilmektedir (sayfa, 19).
- Vesayet sistemi yaygınlaştırılarak, HSYK üzerinde yürütmenin gücü arttırılmakta ve yargı bağımsızlığından uzaklaşılmaktadır (sayfa, 22).”
Kitapçığın genelinde vurgulanan bu özellikler, tek bir cümlede şu şekilde ifade edilmektedir:
“Değişiklik paketinin özünü yargı bağımsızlığına aykırı, sendikal hak ve özgürlükleri gerileten ve yürütmenin baskı uygulama olanaklarını arttıran düzenlemeler oluşturmaktadır (sayfa, 26).”
Gerçekten de 2010 değişiklikleri ile kuvvetler ayrılığı yara almış; Anayasa Mahkemesi ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) yeniden yapılandırılarak yürütmeye bağımlılığı arttırılmış; sendikal hak ve özgürlükler için genel olarak daha da baskıcı düzenlemeler getirilmiştir. Nitekim Türkiye’nin daha sonra yaşadığı gelişmeler bu değişikliklerin demokratikleşmeyi sağlamadığını gösterdiği gibi, ülkenin 15 Temmuz 2016 Askeri Kalkışması ortamına sürüklenmesinin de önünü açmıştır. Gerçekten de 15 Temmuz askeri darbesini gerçekleştirmek için harekete geçenlerin, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan anayasa değişikliği ile getirilen yeni devlet yapısıyla güç kazandıkları açıktır. Başka bir deyişle, 2010 Anayasa değişiklikleri, bütün iddialı savunmalara karşın, aslında, toplumu daha özgürlükçü bir yöne götürmemiş; tam tersine demokratikleşme açısından bir geri adım niteliği taşımıştır.
Aynı geriye gidiş özelliği, 2017 değişiklikleri için de geçerlidir. 2017’de yapılan değişiklikle ülkede parlamenter sisteme son verilerek, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen bir düzen kurulmuştur. Bu yeni düzenin çerçevesi ve genel özellikleri de daha demokratik bir yasal ve toplumsal yapı oluşturmaya yönelik değildir. 2017 yılında yapılan değişikliklerle kuvvetler ayrılığı neredeyse yok edilmiştir. Anayasa mahkemesi ve HSYK üzerinde yürütmenin gücü daha da belirgin hale getirilmiştir. Böylece yargı bağımsızlığı büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır. Yeni düzen, seçilmiş demokratik güçlerin yerine atanmışları ve bürokratik yapıları etkin kılmıştır. Bu anlamda, 2017 yılı değişiklikleri, Türkiye’nin 1800’lü yılların başından itibaren gelişen demokratikleşme sürecinde geriye dönüş niteliği taşıyan değişikliklerdir.
Bugünlerde yeniden gündeme gelen Anayasa değişikliği tartışması ise başlıca üç alanda yürümektedir. İlk olarak bu tartışma, 1921 Anayasası’na geri dönüşün olumlu bir yaklaşım gibi yansıtılmasıyla başlamıştır. Ardından anayasanın ilk dört maddesinin değiştirilmesi tartışmasıyla devam etmiştir. Üçüncü olarak Cumhurbaşkanlarının en çok iki defa ve yarıdan bir fazla oyla seçilmesine ilişkin sınırlamalar sorgulanmaya başlanmıştır. Bu konularda yapılacak değişikliklerin hiçbirisinin gerçek bir demokratik dönüşümü sağlamakla doğrudan ilişkisinin bulunmadığı açıktır.
Ancak, ne yazık ki, çalışanları temsil eden çeşitli çevreler tarafından, demokratikleşmeyle ilgisi olmayan yaklaşımları savunanlara sorumsuzca destek olunmaktadır. Örneğin 2010 yılında gerçekleştirilen ve bugün artık herkesin yanlışlığını açıkça kabul ettiği Anayasa değişiklikleri için, bazı kamu çalışanları sendikalarının yöneticileri “Nikah masasında bile bu kadar iştahla evet dememiştik (DİSK, 2010, Sayfa 18).” sözleriyle destek vermişlerdir. Bu durum siyasal iktidara duyulan hayranlıkla tam bir “kendini kaybetme” halidir. Günümüzde de bu yöndeki eğilimler varlığını sürdürmektedir. Oysa bir ülkenin demokratikleşme sürecinin olgunlaşması, her şeyden önce çalışanların ve örgütlerinin demokratikleşme hedefine ve kendi haklarına sahip çıkması ile mümkündür.
‘’Çalışanların hakları ile demokratik gelişme sürecinin ne ilgisi var?’’ diye sorulabilir. Bu yazıda Türkiye’deki yüzlerce yıllık demokratik gelişme sürecine vurgu yapmak gereksiz de görülebilir. Ancak unutulmamalıdır ki; işçi sınıfı için demokrasi, yalnızca, ‘’estetik bir güzellik’’ değildir. Demokratikleşme sürecinin kendisi, çalışanların haklarının geliştirilmesi sürecidir. Emekçiler için demokratik gelişme insanca yaşamanın ön koşuludur. Demokrasi, gelecektir…
Bu nedenle emekçiler ve onların örgütleri, demokratikleşme söz konusu olduğunda büyük bir sorumluluk yüklenmeli ve açıkça taraf olmalıdır. Daha da ötesi; sendikalar baskıcı ve ayrımcı her türlü girişime karşı çıkmalı; toplumda demokratikleşmenin ve demokrasi mücadelesinin öncüsü olmalıdır. Çünkü; ‘’Demokrasi işçinin ekmeğidir!’’.
Özetle; 2000’li yılların başına kadar Türkiye’de ‘’12 Eylül yasaklarını aşma kaygısı’’nın ve bu yönde bir toplumsal talebin bulunduğu söylenebilir. Dolayısıyla 2000’li yılların ilk beş yılı Avrupa Birliğine üyelik için değişim arayışıyla at başı gitmiştir. O dönemde ‘’birileri’’, artık komünizm tehlikesinin olmadığına karar verdi; bir sınıfın başka bir sınıfı baskı altına alma tehlikesi kalmamıştı! Sendikalar ve sınıf örgütleri yasal olarak kurulabilirdi. Komünist partisi bile artık kurulmalıydı! Dinsel inanç tehlike sayılmamalı ve bu konudaki yasaklar da kaldırılmalıydı! Avrupa Konseyinin kurucusu olan Türkiye; yurttaşlarına artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru hakkını tanımalıydı. İdam insanlık dışı bir ceza türüydü. AB’ye üyelik müzakerelerinin başlaması için idamın kaldırılması gerekiyordu. Bu nedenle ileri, demokratik bir adım olarak idam cezası kaldırılıyordu…
Anlaşılacağı gibi, Türkiye’de herkes her dönem için ‘’uygun’’ bir gerekçe bulmaktadır. Birilerine göre devlet yeni kurulurken tek parti ve baskı rejimi zorunludur. Birileri için, ikide bir uçurumun kenarına gelen devleti kurtarmak amacıyla ‘’demokrasiye ara verilmesi’’ meşrudur. Birileri için ‘’100 yıllık vesayet rejiminin ortadan kaldırılmasına karşı çıkanlar’’ vatan hainleridir ve onlara özgürlük tanınamaz. O nedenle basın susturulmalı, insanlar tutuklanmalı, işçilerin toplantıları tekme tokat dağıtılmalı, grevler ertelenmeli, sendikalar -yandaş değilse- baskı altına alınmalı ve örgütlenmeleri engellenmelidir.
Ama artık gerçekten yorulmadınız mı?
- Bu halka bu kadar çile çektirmekten,
- Bir ileri-bir geri yaparak aslında her gün daha ilkel ve baskıcı bir düzeni yerleştirmekten,
- Gerekli adımları atmamak için her gün başka bir gerekçe uydurmaktan,
- Milyonlarca insanın aklıyla en az 40 yıldır alay etmekten,
Gerçekten yorulmadınız mı?
Yapacağınız şey çok basit:
- Temel hak ve özgürlükleri, düşünce, inanç, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri de dahil, koşulsuz tanıyın,
- ‘’Kanun devleti’’ yerine, yargı bağımsızlığı ve gerçek bir ‘’hukuk devleti’’ için gerekenleri yerine getirin,
- Siyasal parti düzenini halkın demokratik temsilini sağlayacak şekilde değiştirin,
- Sendikal örgütlenme üzerindeki baskıları ve yasakları kaldırın,
- Sendika üyesi işçilerin işten atılmasını kesinlikle engelleyin,
- Grevleri yasaklamaya ve ertelemeye son verin,
- İşçilerin haklarını kullanmasını sağlayın; uyduruk gerekçelerle işçi eylemlerini ve grev çadırlarını dağıtmayın ya da yasaklamayın,
- Sosyal diyalog için hemen adım atın; sendikaları toplumsal taraf olarak kabul edip bir araya gelin,
- Asgari ücret dahil tüm ücret pazarlıklarını toplu müzakere süreçleri içinde gerçekleştirin,
- Kamu çalışanlarının grevli toplu sözleşmeli sendika hakkını ve sendika seçme özgürlüğünü hiçbir kuşkuya yol açmayacak şekilde tanıyın,
- Kamuyu, tüm kamu kurumlarını ve görevlilerini, işçilerin haklarına ve sendikal tercihlerine saygı duyacak demokratik bir anlayışa ve işleyişe kavuşturun,
- Yandaş kurumlar yaratma zorlamasından vazgeçin.
Bütün bunlar gerçekleşirse, özel okul sahibini Milli Eğitim Bakanı, Özel hastane sahibini Sağlık Bakanı, otel sahibini Turizm Bakanı yapmaktan daha anlamlı bir demokratikleşme adımı atmış olursunuz.
Ayrıca, en militan işverenler sendikası başkanını önce Ekonomi Müsteşarı, sonra askeri cuntanın başbakan yardımcısı, sonra sivilleşmeyi sağlayacak siyasal partinin başkanı ve başbakan, son olarak da Cumhurbaşkanı yaparak oluşturulan, hiçbir işe yaramayan bir ‘’demokratikleşme geleneği’’ yerine, gerçekten sonuç alacak bir demokratikleşme sürecine de başlamış olursunuz.
İşte o zaman, gerçekten inandırıcı olur, değişim sözü ve iddianız…
İşte o zaman, yalnızca kendiniz için değil; tüm toplum için demokratikleşme isteyen ve gerçekleştiren bir hareketin yaratıcısı olursunuz.
İşte o zaman, belki herkes için umut olursunuz!
Yoksa, demokratik adım ve yeni anayasa deyip seçim barajlarını savunmak, siyasal parti kapatmak, Avrupa İnsan Hakları mahkemesi kararlarını tanımamak, Anayasa Mahkemesi kararlarına uymamak, sendikaları denetlemek adına 75 yıl öncesinde geçerli olan uygulamalara geri dönmek, toplumu ağır bir gözaltı duygusu yaratarak yönetmek, yargı bağımsızlığı yerine bağımlı yargı aramak, yeniden yaygın grev ertelemelerine başvurmak, işçilerin işten atılmasına seyirci kalmak, kamu görevlileri eliyle yetkisiz sendikalara yetki kazandıracak yasa dışı operasyonlar yönetmek…
Yapılanlar bunlar; bunlara benzer ve saymakla bitmeyecek daha nice uygulama ve düzenleme var!
Böyle mi ‘’demokrasi’’ gelecek?
Sözün özü, gerçekten bir demokratik dönüşüm isteniyorsa, son 40 yıldır bir ileri-bir geri gidilen ‘’iki yüzlü’’ oyalamalara kesinlikle son verilmelidir.

















