
İnanılmaz işler oluyor…
Örneğin, üç yıl önce 1000 TL olarak başlatılan emeklilerin bayram ikramiyesi 2021 yılı için 1100 TL’ye yükseltildi .Bu ödemeye enflasyon oranından fazla zam yapıldığı açıklandı. Üç yıl sonra % 10 zam ve iyileşme… 10 milyondan fazla insanın yararlandığı bir ödemeden söz ediliyor. Üç yılda en az %45-50 fiyat artışı olduğu kesin… Olsun; ne yapılacağını devletten iyi bilecek değiliz ya!
Başka bir örnek: TBMM işçilerin rapor paralarını yeniden düzenledi. Hastalanan işçilere daha önce üç aylık prime esas kazanç ortalamalarına göre yapılan ödemeler, artık geriye dönük 12 aylık ortalamalara göre gerçekleştirilecek… Basit bir hesaplamayla hasta olan çalışanlara daha az ödeme yapılacak. Üstelik gelir düştükçe göreli olarak kayıp artacak. Daha çok ihtiyacı olanlar daha az para alacak…
Bir başka değişiklik genelge çıkararak yapıldı. Artık vatandaşlar orada burada, uluorta cep telefonlarıyla görüntü alamayacaklar… Polis “işbaşında” iken hiçbir çekim yapılamayacak. Bu önlemin polislerin kişisel veri güvenliğini sağlamak için alındığı açıklandı. Polis sokak ortasında ne yaparsa yapsın, artık çekmek yasak… Özel bilgilerin gizliliği gereğince böyleymiş… İyi de, yapılan iş tam anlamıyla genel… Olsun, çekmek yasak! Yasaklara uyulmadığında ne olduğunu söylemeye bile gerek yok: Durum Malta Sürgünlerinden beter olabilir; atarlar bir yerlere ve unuturlar…
Değişikliklere devam: Bir yasa çıkarılarak güvenlik soruşturması getirildi. Bundan sonra devlet memuru olmak isteyenler MİT ve EMNİYET tarafından soruşturulduktan sonra görev alabilecekler. Öyle ya; bu devlet yeni kuruldu; ilk kez memur alacak… Haklı olarak kurallarını baştan oluşturuyor!
Şakası bile kötü aslında. Çünkü bu düzenleme ile darbe ve diktatörlük yıllarının en yaygın uygulaması olan fişleme, yasalaştırılarak kalıcı hale getiriliyor. Nerede ve kimler için?” Dünyanın en ileri demokrasisi olan ve Avrupa Birliği(AB) dahil bütün ülkelere demokrasi dersi veren” Türkiye’de; bütün devlet memurları için… Üstelik önce öğretmenler uygulama dışında iken bütün öğretmenleri de soruşturma kapsamına alarak…
Siz bakmayın bu soruşturmanın devlet memurları ile sınırlı olarak yapılacağı şeklindeki sözlere…
Siz bakmayın önce sülale boyu inceleme yapılması öngörüldüğü için kayınpederler ile kaynanalar bile soruşturulacakken son anda kapsamın daraltılmasına…
Biz bu uygulamanın nasıl olacağını ve kimler için yürütüleceğini uzak-yakın geçmişten, atalarımızdan ve kendi yaşadıklarımızdan biliriz.
İşçi sınıfı tarihinden ve mücadelesinden biliriz…
Son “başarılı” askeri darbe olan 12 Eylül 1980 sonrası rezilliklerden biliriz.
Bu düzenlemeden sonra artık hiç kimse için “suçların şahsiliği” denilen hukuk güvencesi kalmayacaktır.
Masumluk karinesi artık ömrünü tamamlayacak ve mahkeme kararı olmaksızın insanlar her türlü hukuk dışı uygulama ile karşı karşıya bırakılabilecektir.
Ülkede “fiskos kazanları” kurulacaktır. Muhtarlıklar, vatandaşları ispiyonlayan merkezlere dönüşecektir. Kahvehaneler zehir hafiyelerin cirit attığı mekanlar haline gelecektir.
Bir süre sonra hiç kimse arkasına bakmadan yürüyemeyecek; okullar, cadı avının en yaygın yürütüldüğü yerler olacaktır.
İş yerleri, kimsenin birbirinin gözünün içine korkusuz bakamayacağı güvensiz alanlar durumuna gelecektir.
Böyle bir düzenleme neden yapılır ki ?
Darbecilerin ve tek parti yönetimlerinin bile açıkça yasa hükmü haline getiremediği bir uygulama neden yasalaştırılır ki ?
Yurttaşların temel hakları, hukuksal güvenceleri ve çalışma hakkı, güvenlik birimlerinin soruşturma fişlerine dayanılarak mahkeme kararı olmadan nasıl yok edilebilir ki ?
Masumluk karinesini ortadan kaldırmak bu kadar kolay mıdır ?
İşin” kolayına kaçmak” bu kadar kolay ve karşılıksız mıdır ?
En küçük kuşku belirtilerinde bile darbe suçlamasını gündeme getirerek toplumu ideolojik bombardımana tutanlar, darbelerin en yaygın hukuksuz ve baskıcı uygulamalarını nasıl yasalaştırabilirler ?
Böylece daha kolay yöneteceklerini nasıl düşünebilirler ?
Bu uygulamaların kalıcı olabileceğine nasıl ihtimal verebilirler ?
Tarihten hiç mi ders alınmaz ?
Geçmişte sendikaları denetim altına alabilmek için iş müfettişlerini sendika yönetim kurullarının toplantılarına sokarak neyi çözebildiler ?
Sendikaların kuruluşunu yüz yıl yasaklayıp erteleyerek; öncü işçileri ve sendikacıları cadı avlarıyla topluca tutuklayıp zindanlara atarak neyi engelleyebildiler?
Darbe koşullarında uyduruk gerekçelerle yüz kızartıcı yargılamalar yapıp Adnan Menderes ve iki Bakan’ını idam ederek ne çözülebildi ? İnsanları karalayarak, “Bebek Davası” – “Köpek Davası” diyerek lekelenen Menderes mi oldu ; yoksa yargılayanların kendisi mi ? Bugün adına Şeref Anıtı dikilen, havaalanı yapılan Menderes ve arkadaşlarına, o gün asılsız ihbar ve uyduruk suçlamalar ile verilen ceza kimin yüz karasıdır?
Sonra 1970’lerde yaşananlar … Büyük bir “toplumsal körlük” içinde, “üçe üç !” çığlıkları ile 1972’de Deniz Gezmiş ve iki arkadaşını idama gönderenler mi onurludur; yoksa tüm toplumun vicdanında kapanmaz bir yara olarak sonsuza kadar kanayacak olan “üç fidan” mı ? Yargıçlık onurunu ayaklar altına alarak üç genci dar ağacına gönderenler her şeyden önce yargıyı kirletmiyor mu ? Bu idam kararlarının uygulanması için TBMM’de el kaldıranlar ve büyük bir coşku içinde “rövanşı aldık” diye bağıranlar topluma hizmet mi ediyor, yoksa ihanet mi ?
Geçmişte bu denli acı, adaletsiz ve geri dönülmez uygulama örnekleri olan idam cezasının geri gelmesi için çabalayanlara ne demeli ? Hiç mi düşünmezler; hiç mi ders almazlar ?
Yargı kararları ile insanların suçsuz yere idama götürüldüğü bir ülkede, yargısız fişlemelerle yurttaşların geleceğini karartacak uygulamalara nasıl izin verilebilir ? Bunun demokrasi ile, insan hakları ile, hukuk ile bağdaşır bir yanı olabilir mi ?
Yalnızca “şiir okuduğu için” cezaevine atılan bir Cumhurbaşkanı’nın görev başında olduğu bir dönemde olacak iş midir bunlar ?
Yalnızca “şiir yazdığı için” vatan haini ilan edilen, yıllarca hapislerde çürütülen, ömrünün yarısını yurtdışında geçirmek zorunda kalan bir şairin ülkesi değil mi burası ? “Mapusluk zor zanaat” diyen; Ulusal Kurtuluş Destanı’nı yazan; işçi sınıfı için yaşamını feda eden Nazım Hikmet’in ülkesi değil mi burası ? Bir şairin fişlemelerle, izlemelerle, MİT’lerle, emniyetlerle hayatını zindana çeviren bir ülke değil mi burası ? Ve daha yeni, üç beş yıl önce; en önde gelen devlet görevlileri tarafından “Nazım Hikmet en büyük şairlerimizden biridir” denilerek, mezarının Türkiye’ye getirilmesi için çağrı yapılan ülke değil midir burası ?
Türkiye’nin en büyük şair ve romancılarından birine, hukuksuz takip ve ihbarlar ile fişlendikten sonra devlet görevlileri tarafından tuzak kurulan ülke değil midir burası ? Tuzak kurularak öldürülen yazarın mezarı yok edilerek ne elde edilebildi ? Büyük bir yeteneği 41 yaşında ortadan kaldırarak vatana nasıl hizmet edilebilir ? Sabahattin Ali’yi önce cezaevine atanlar, sonra da öldürenler vatan sever devlet görevlileri midir ? Kısa yaşamına bugün hala en çok okunan “Kuyucaklı Yusuf”u, “Kürk Mantolu Madonna”yı, “İçimizdeki Şeytan” ı sığdıran Sabahattin Ali kimin kaybıdır ? Şiirleri türkü olup dillerde dolaşan, “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” diyen, “Benim meskenim dağlardır” diyen Sabahattin Ali ölmekle bir şey kaybetmiş midir ? Sabahattin Ali dillerdedir; gönüllerdedir; sazın tellerinde, kütüphanelerin raflarındadır.
Onu öldürenler nerededir ?
Düşünceleri, inançları, sazı – sözü – şarkıyı, bilinci insanları öldürerek yok edemezsiniz.
Adnan Menderes gibi, Deniz Gezmiş gibi, Nazım Hikmet gibi, Sabahattin Ali gibi …
Onlar yaşar; onları öldürenler yok olur !
Hakkı, hukuku ve işçi sınıfının taleplerini de baskıyla, fişlemelerle ortadan kaldıramazsınız.
Devleti yasaklarla, fişlemelerle, dedikodularla, vatandaşlara devlet memurluğunu yasaklayarak, insanlara yaşamı zindan ederek yönetemezsiniz !
Örgütlenmeleri yasaklayarak, sendikalara baskı uygulayarak ya da korku salarak hiçbir kalıcı sonuç elde edemezsiniz !
Emekçilerin taleplerini yasaklayarak yok edemezsiniz !
Ortada bir hukuk dışı uygulama var ise gizleyerek kurtulamazsınız !
Güvenlik güçlerinin yasa dışı bir baskısı, tehdidi ya da işkencesi varsa görüntü almayı yasaklayarak bu sorunları çözemezsiniz !
Aynaları kırarak çirkinlikleri yok edemezsiniz !
Gelin; bir yerden başlayın ve bu yoldan dönün :
Kaldırın çekim yasağı genelgesini,
İşçilerin rapor paralarını geri verin,
On milyonlarca emekliye en azından üç yıllık enflasyon oranında artırarak emekli ikramiyesi ödeyin,
Yok edin fişlemeyi; yasayı iptal edin.
Çünkü; unutmayın :
Bir gün gelir; bir roman yazılır; çağ değişir.
Bir gün gelir; bir çağrı yapılır; dünya dönüşür.
Bir gün gelir; bir şiir yazılır; o şiir bir türkü olur; her şey değişir.
“Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma,
Ağladığın duyulmasın,
Aldırma gönül aldırma “
Sabahattin Ali gibi işte: unutmayın…
Öldürüldü ama başı dik yaşıyor !

















